(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ankara’da yapılan NATO zirvesi, sadece ittifakın olağan toplantılarından biri değil, Avrupa güvenliğinin hangi doğrultuda şekilleneceğini gösteren kritik bir eşik oldu. Zirveden çıkan sonuçlar, NATO’nun Rusya’ya karşı daha sert bir çizgiye yerleştiğini, Ukrayna’ya desteğin süreceğini ve Türkiye’nin bu yeni güvenlik denkleminde daha merkezi bir rol üstlenmeye başladığını ortaya koydu. Kısa tutulan zirve bildirisi de bu açıdan yanıltıcı değil aksine, az sayıda maddeyle NATO’nun önümüzdeki dönemde hangi başlıklara odaklanacağını net biçimde gösteriyor.
Bildirinin en önemli yönlerinden biri, Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği açısından temel tehdit olarak yeniden öne çıkarılması oldu. Bu vurgu yalnızca siyasi bir mesaj değil savunma harcamalarının artırılması, yeni silah alımları ve ittifak içi askeri koordinasyonun güçlendirilmesi gibi somut adımların da gerekçesi haline geliyor. Son yıllarda savunma bütçelerini geri plana atan Avrupa ülkeleri, artık güvenlik harcamalarını yeniden yükseltme baskısı altında. Ancak burada ortaya çıkan model, Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir savunma mimarisi kurmasından çok, Washington’un çizdiği çerçeve içinde daha fazla para harcayan bir Avrupa anlamına geliyor.
Tam da bu nedenle zirve, Trump çizgisinin NATO üzerindeki etkisini de açık biçimde gösterdi. ABD, Avrupa’ya güvenlik şemsiyesini tamamen kapatmıyor ama bunun maliyetini daha fazla müttefiklerine yıkmak istiyor. Yani güvenlik mimarisi Amerikan liderliğinde kalıyor, faturası ise giderek daha fazla Avrupa’ya kesiliyor. Ankara zirvesinde verilen mesajlardan biri de buydu: NATO dağılmıyor, aksine yeniden sertleşiyor ancak bu yeni dönemde Avrupa daha fazla ödeme yapmak zorunda kalıyor.
Ukrayna başlığı ise zirvenin en kritik dosyalarından biri oldu. Resmi üyelik sözü verilmemiş olsa da Kiev’in fiilen NATO güvenlik yapısına daha fazla yaklaştırıldığı görülüyor. Uzun vadeli askeri destek, yeni yardım mekanizmaları ve Ukrayna’nın savunma kapasitesini büyütmeye dönük taahhütler, savaşın yalnızca cephede değil Rusya’nın iç bölgelerinde de baskıyı artıracak şekilde sürdürüleceğine işaret ediyor. Son dönemde Ukrayna’nın Rus enerji altyapısına ve rafinerilerine dönük saldırılarının artması da bu çerçevede okunmalı. Ankara’daki tablo, Batı’nın Moskova üzerindeki baskıyı azaltmak yerine daha kurumsal hale getirmek istediğini gösteriyor.
Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur, Trump-Zelenski hattındaki yumuşama oldu. Daha önce gerilimli bir görüntü veren bu ilişki, artık daha pragmatik bir zemine oturmuş görünüyor. Bu da Washington’da yönetimler değişse bile Ukrayna konusunda temel stratejinin bütünüyle değişmediğini düşündürüyor. Değişen şey, desteğin kendisinden çok finansman ve yük paylaşımı yöntemi. ABD, Avrupa’yı daha fazla ödeme yapmaya zorluyor ama Ukrayna dosyasını kapatmıyor.
Türkiye açısından zirvenin en önemli sonucu ise Avrupa güvenliği içinde ağırlığının artması oldu. Ankara, uzun süredir Rusya ile ekonomik ilişkilerini korurken NATO içindeki stratejik konumunu da muhafaza etmeye çalışan bir çizgi izliyordu. Bu zirve, o denge siyasetinin Türkiye lehine yeni bir alan açtığını gösterdi. Erdoğan’ın verdiği mesajlar, Türkiye’nin Avrupa güvenliği için artık yalnızca bir sınır ülkesi değil, doğrudan bir güvenlik aktörü olarak konumlandırılmak istendiğini ortaya koydu.
Karadeniz başlığı bu açıdan özellikle önemli. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan arasında geliştirilen iş birliği, Karadeniz’in NATO açısından daha kritik bir güvenlik alanına dönüştüğünü gösteriyor. Kritik altyapıların korunması, deniz güvenliği ve bölgesel koordinasyon gibi başlıklar, Türkiye’nin elini güçlendiriyor. Karadeniz artık sadece bölgesel bir deniz havzası değil; Rusya’yı sınırlamaya dönük daha geniş NATO stratejisinin önemli bir parçası haline geliyor. Türkiye de bu alanın merkezindeki ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Bir diğer dikkat çekici gelişme ise Türkiye-İngiltere hattındaki savunma yakınlaşması oldu. Eurofighter süreci ve yeni savunma iş birliği adımları, Ankara’nın Anglo-Sakson güvenlik ekseniyle ilişkilerini daha da derinleştirdiğini gösteriyor. Bu, yalnızca silah alımı ya da teknik iş birliği meselesi değil. Aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olmadan Avrupa güvenliğinde daha görünür bir rol üstlenmesinin de işareti. İngiltere Brexit sonrası Avrupa güvenliğinde etkisini korumak istiyor, Türkiye ise bu boşlukta kendine daha fazla alan açmaya çalışıyor.
Ancak bu tablo yalnızca dış politika açısından bir kazanım anlamına gelmiyor. Türkiye’nin Avrupa güvenliğinde daha kritik bir konuma yükselmesi, Batı’nın Ankara’ya yönelik demokrasi, hukuk devleti ve iç siyaset eleştirilerini daha geri plana itmesi sonucunu da doğurabilir. Güvenlik kaygıları arttıkça, Avrupa başkentlerinin Erdoğan yönetimiyle kurduğu ilişkinin daha pragmatik bir zemine kayması şaşırtıcı olmaz. Bu da dışarıda stratejik değeri artan Türkiye’nin içeride daha az sorgulanan bir iktidar yapısıyla yoluna devam etmesi riskini büyütebilir.
Ankara’daki NATO zirvesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir ev sahipliği başarısı değil, yeni Avrupa güvenlik denkleminde daha güçlü bir pozisyon alma fırsatı oldu. Zirve, NATO’nun Rusya’ya karşı daha sert bir hatta ilerlediğini, Ukrayna desteğinin süreceğini ve Türkiye’nin bu süreçte daha fazla rol üstlenmeye hazırlandığını gösterdi. Ancak bu yeni rolün yalnızca dış politikadaki getirilerine değil, iç siyasette yaratabileceği sonuçlara da dikkatle bakmak gerekiyor. Çünkü Ankara zirvesi, Türkiye’nin Batı açısından yeniden vazgeçilmez hale geldiği bir dönemin kapısını aralarken, bunun içeride nasıl bir siyasi alan yaratacağı sorusunu da beraberinde getiriyor.























