(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve kısa sürede bölgesel bir krize dönüşen savaş, sahada olduğu kadar diplomasi masasında da yeni kırılma hatları yaratıyor. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanlarının İslamabad’da bir araya gelme kararı, bu kırılmanın en somut göstergelerinden biri. Ancak bu girişim, savaşın gidişatını değiştirebilecek bir diplomatik eşik mi, yoksa gecikmiş bir müdahale mi?
Pakistan’ın ev sahipliğinde gerçekleşecek toplantının temel amacı gerilimi düşürmek ve olası müzakere yollarını tartışmak. Bu dört ülkenin aynı masa etrafında buluşması, sadece bölgesel değil küresel enerji ve güvenlik dengeleri açısından da kritik bir adım olarak görülüyor. Nitekim arabuluculuk çabalarının merkezinde yalnızca ateşkes değil, aynı zamanda ABD ile İran arasında dolaylı görüşmelerin başlatılması hedefi bulunuyor. Ancak bu diplomatik trafik, sahadaki sert gerçeklikle çelişiyor.
SAVAŞIN COĞRAFYASI GENİŞLİYOR
Savaşın ilk ayı geride kalırken çatışma artık yalnızca İran ve İsrail arasında değil, tüm bölgeye yayılan çok katmanlı bir krize dönüşmüş durumda. Yemen’de İran destekli Husilerin İsrail’e ilk kez doğrudan füze saldırısı düzenlemesi, çatışmanın yeni cephelere sıçradığını açık biçimde ortaya koydu.
Aynı şekilde İran’ın Körfez’deki hedeflere yönelik saldırıları ve Suudi Arabistan’daki bir ABD üssünün vurulması, savaşın artık vekalet savaşlarının ötesine geçtiğini gösteriyor. Bölgede hava savunma sistemlerinin devreye girmesi, ticaret yollarının tehdit altında olması ve Hürmüz Boğazı üzerindeki belirsizlik, krizin küresel ekonomiyle doğrudan bağlantısını güçlendiriyor. Bu tablo, diplomatik girişimlerin neden bu kadar geciktiği sorusunu da beraberinde getiriyor.
YENİ BİR ARABULUCULUK MERKEZİ
İslamabad’da kurulmaya çalışılan diplomatik hat, aslında haftalardır devam eden “arka kapı diplomasisinin” görünür hale gelmiş versiyonu. Pakistan’ın hem Tahran hem Washington ile temas kurabilen nadir aktörlerden biri olması, bu ülkeyi doğal bir arabulucuya dönüştürüyor.
ABD’nin İran’a ilettiği 15 maddelik teklifin Pakistan üzerinden aktarılması ve olası görüşmelerin yine bu ülkede yapılmasının gündeme gelmesi, İslamabad’ı krizin merkezine yerleştiriyor. Ancak burada kritik bir sorun var tarafların beklentileri arasındaki uçurum.
Washington’un teklifinin İran’ın nükleer programını sonlandırmasından füze kapasitesini sınırlamaya kadar geniş talepler içermesi, Tahran tarafından “tek taraflı” ve “adil olmayan” olarak değerlendiriliyor. Buna karşılık İran da kendi şartlarını içeren alternatif bir çerçeve sunuyor. Dolayısıyla İslamabad’da kurulacak masa, tarafları bir araya getirmekten çok, bu uçurumu yönetme sınavına dönüşebilir.
TÜRKİYE’NİN ROLÜ MEKANİZMA MI, MEKÂN MI?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın vurguladığı “nerede değil, nasıl” sorusu, Türkiye’nin diplomasi yaklaşımını özetliyor. Ankara, sürecin coğrafyasından çok işleyişine odaklanarak bir müzakere mekanizması kurma çabasında. Bu yaklaşım, Türkiye’nin klasik arabuluculuk rolünden daha teknik ve süreç odaklı bir pozisyona evrildiğini gösteriyor. Ancak bu rolün etkili olabilmesi için sahadaki askeri tırmanışın en azından kontrol altına alınması gerekiyor. Aksi halde diplomasi, savaşın gerisinde kalan bir araç olmaktan öteye geçemeyebilir.
NEDEN BARIŞ İÇİN ACELE EDİLMİYOR?
Sahadaki çatışmalar kadar dikkat çeken bir diğer unsur ise Rusya’nın pozisyonu. Moskova, söylem düzeyinde diplomasi ve müzakere çağrısı yapsa da savaşın hızlı bir şekilde sona ermesi konusunda isteksiz bir görüntü veriyor. Bunun temel nedeni, mevcut tablonun Rusya’ya çok boyutlu stratejik avantajlar sağlaması. Öncelikle savaşın uzamasıyla birlikte yükselen petrol ve gaz fiyatları, yaptırımlar altında zorlanan Rus ekonomisine ciddi bir nefes alanı açıyor. Aynı zamanda ABD’nin dikkatinin Ortadoğu’ya kayması, Ukrayna cephesindeki baskıyı dolaylı olarak azaltıyor ve Moskova’ya manevra alanı kazandırıyor.
Bununla birlikte Rusya’nın İran’a istihbarat ve askeri teknoloji desteği sağladığı yönündeki iddialar, Kremlin’in krizi yalnızca izleyen değil, belirli ölçüde yönlendiren bir aktör olduğunu da ortaya koyuyor. Ancak Rusya’nın doğrudan savaşa girmemesi, bu desteğin “kontrollü” tutulduğunu gösteriyor. Moskova için ideal senaryo; savaşın tamamen kontrolden çıkmadan, ancak Batı’yı meşgul edecek kadar uzun sürmesi. Bu nedenle Rusya, barışı destekleyen bir dil kullanırken, sahada statükoyu kendi lehine koruyan bir denge politikası izliyor.
EKONOMİK VE SİYASİ KIRILMA
Ekonomist Nouriel Roubini’nin uyarıları, savaşın yalnızca askeri değil ekonomik bir kriz olarak da derinleştiğini ortaya koyuyor. Roubini’ye göre gerilimin tırmanma ihtimali yüzde 50’nin üzerinde ve bu senaryo küresel ekonomi için ciddi riskler barındırıyor. Enerji altyapılarının hedef alınması ve petrol fiyatlarındaki yükseliş, 1970’lerdeki petrol krizine benzer bir tabloyu yeniden gündeme getirebilir. Bu durum yalnızca enerji piyasalarını değil, enflasyon, büyüme ve merkez bankalarının politikalarını da doğrudan etkileyecek bir zincirleme reaksiyon yaratabilir.
DİPLOMASİ YARIŞTA GERİDE Mİ?
İslamabad’da kurulacak masa, teorik olarak savaşın yönünü değiştirebilecek bir fırsat sunuyor. Ancak sahadaki gelişmeler, diplomasinin zamanla yarıştığını gösteriyor. Füze saldırıları genişlerken, yeni cepheler açılırken ve taraflar pozisyonlarını sertleştirirken, müzakere ihtimali giderek daha karmaşık hale geliyor.
Bugün gelinen noktada asıl soru diplomasi savaşı durdurabilecek mi, yoksa sadece onun sonuçlarını yönetmeye çalışan bir araç olarak mı kalacak? İslamabad toplantısı bu sorunun ilk ciddi testi olacak.





















