(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD ile İran arasında yeniden tırmanan savaş ve Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, yalnızca enerji piyasalarını değil, Türkiye ekonomisinin kırılgan dengelerini de yeniden gündeme taşıdı. Küresel petrol ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri olan Hürmüz’de yaşanabilecek uzun süreli bir kesinti, enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı olan Türkiye açısından enflasyon, cari açık, üretim maliyetleri ve büyüme üzerinde zincirleme etkiler yaratma potansiyeli taşıyor. Petrol fiyatlarının son günlerde hızla yükselmesi ve 100 dolar seviyesinin konuşulmaya başlanması, ekonomi yönetiminin yıl başında yaptığı tahminlerin önemli ölçüde sapabileceğine işaret ediyor.
Türkiye son iki yıldır enflasyonu kontrol altına almaya çalışırken aynı zamanda cari açığı azaltmayı hedefleyen sıkı para politikası uyguluyor. Ancak enerji fiyatlarında yaşanacak sert yükseliş bu iki hedefi de aynı anda zora sokabilir. Türkiye’nin enerji ithalatı büyük ölçüde petrol ve doğal gaza dayanıyor. Bu nedenle uluslararası piyasalarda oluşacak her fiyat artışı doğrudan ithalat faturasına yansıyor. Merkez Bankası hesaplamalarına göre petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artış, 12 aylık cari açığı yaklaşık 2,6 milyar dolar büyütüyor. Bu durum, Orta Vadeli Program’da öngörülen cari açık hedeflerinin hızla geçerliliğini yitirmesine neden olabilir.
Petrol fiyatlarının yükselmesi yalnızca enerji ithalatını pahalı hale getirmiyor. Akaryakıt maliyetlerindeki artış ulaştırmadan lojistiğe, tarımdan sanayiye kadar hemen her sektörde üretim maliyetlerini yukarı çekiyor. Türkiye gibi maliyet enflasyonunun hâlâ güçlü olduğu bir ekonomide bu gelişme, fiyat istikrarını yeniden tehdit edebilir. Özellikle gıda, ulaştırma ve sanayi ürünlerinde yeni zam dalgalarının yaşanması, tüketici enflasyonundaki düşüş sürecini kesintiye uğratabilir.
Diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nın yalnızca petrol değil küresel ticaret açısından da kritik bir koridor olması, navlun ve sigorta maliyetlerini artırıyor. Boğazın kapalı kalması veya güvenlik riskinin devam etmesi halinde uluslararası taşımacılık maliyetleri yükselecek, bu da ithalat yapan Türk sanayicisinin hammaddeye daha pahalı ulaşmasına neden olacak. Küresel tedarik zincirlerinde yeni gecikmeler yaşanması da üretim planlarını olumsuz etkileyebilir.
Böyle bir ortamda hükümet, imalat sanayisini desteklemek amacıyla “Yatırım Taahhütlü Avans Kredi Programı”nın büyüklüğünü artırarak toplam 1 trilyon liralık uygun koşullu kredi desteği açıkladı. Amaç, finansmana erişimde zorlanan üretici firmaların yatırım iştahını koruyabilmesi. Ancak iş dünyası temsilcileri, enerji maliyetlerinin hızla yükseldiği ve dış talebin zayıfladığı bir dönemde yalnızca kredi desteğinin yeterli olmayacağını düşünüyor.
Sanayi cephesinden gelen değerlendirmeler de bu görüşü destekliyor. Sanayi üretimindeki gerileme ve imalat PMI verilerinin uzun süredir daralma bölgesinde bulunması, üretim tarafında zaten ciddi bir yavaşlama yaşandığını gösteriyor. Böyle bir dönemde enerji maliyetlerindeki ilave artışın şirket bilançolarını daha da zorlayacağı belirtiliyor. Özellikle ihracatçı firmalar, hem yüksek finansman maliyetleri hem de kur politikası nedeniyle rekabet güçlerinin zayıfladığını ifade ediyor.
İş dünyasının dikkat çektiği bir diğer konu ise kredi paketlerinin uygulanma biçimi. Geçmişte açıklanan benzer destek programlarında yüksek yatırım ve sermaye şartları nedeniyle kaynakların önemli bölümünün kullanılamadığı görülmüştü. Bu nedenle yeni paketin beklenen etkiyi oluşturabilmesi için erişim koşullarının sadeleştirilmesi ve özellikle orta ölçekli üreticilerin sisteme dahil edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Aksi halde kredi desteği geniş bir üretici kitlesine ulaşmakta yetersiz kalabilir.
Türkiye açısından en önemli risklerden biri de jeopolitik krizin kısa süreli olmaması. Çatışmalar uzadıkça enerji fiyatlarının yüksek seviyelerde kalması, küresel enflasyonun yeniden yükselmesi ve uluslararası finans piyasalarında risk iştahının azalması bekleniyor. Böyle bir senaryoda gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye girişleri de zayıflayabilir. Türkiye’nin yüksek dış finansman ihtiyacı düşünüldüğünde bu durum döviz piyasaları üzerinde yeni baskılar oluşturabilir.
Sonuç olarak Türkiye ekonomisi, İran savaşı nedeniyle yalnızca enerji fiyatlarının yükselmesiyle değil, bunun tetiklediği çok katmanlı ekonomik risklerle karşı karşıya bulunuyor. Kredi destekleri üretim tarafında geçici bir rahatlama sağlayabilir ancak petrol fiyatlarının kalıcı biçimde yüksek seyretmesi halinde enflasyon, cari açık ve büyüme hedeflerinin yeniden revize edilmesi kaçınılmaz görünüyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler artık yalnızca küresel enerji piyasalarının değil, Türkiye’nin ekonomik istikrarının da belirleyici unsurlarından biri haline gelmiş durumda.























