(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından Avrupa Birliği içinde ortaya çıkan görüş ayrılığı, yalnızca diplomatik bir ton farkına işaret etmiyor. Tartışmanın merkezinde uluslararası hukukun sınırları, meşruiyet kavramı ve Avrupa’nın “kurallara dayalı düzen” iddiasının ne kadar tutarlı olduğu sorusu yer alıyor. Bir yanda saldırıların açık biçimde hukuka aykırı olduğunu savunan hükümetler, diğer yanda müttefiklerle kriz anında açık cepheleşmeden kaçınan başkentler var. Ancak hukukçuların değerlendirmeleri, siyasi açıklamalardan daha net bir çerçeve çiziyor.
BM ŞARTI ÇERÇEVESİNDE MEŞRUİYET SORUNU
Uluslararası hukuk uzmanlarının büyük bölümü meseleyi Birleşmiş Milletler Şartı’nın güç kullanma yasağı üzerinden ele alıyor. Şart’ın 2(4). maddesi devletlerin başka bir devlete karşı kuvvet kullanmasını yasaklıyor; istisnalar ise Güvenlik Konseyi kararı ya da 51. maddede düzenlenen meşru savunma hakkı.
Analizlere göre, ortada İran tarafından gerçekleştirilmiş açık ve yakın bir silahlı saldırı yoksa, operasyonun “meşru savunma” kapsamında değerlendirilmesi oldukça güç. “Önleyici saldırı” argümanının ise uluslararası hukukta son derece dar yorumlandığı ve geniş kabul görmediği belirtiliyor. Bu nedenle birçok akademisyen, hukuki zeminin zayıf olduğu görüşünde birleşiyor. Bu yaklaşım, saldırının siyasi gerekçelerle savunulabileceğini ancak hukuki olarak ikna edici bir temele oturtulmasının zor olduğunu ortaya koyuyor.
SİVİL KAYIPLAR VE ORANTILILIK TARTIŞMASI
Saldırılarda yüzlerce sivilin hayatını kaybettiğine ilişkin veriler, hukuki tartışmayı daha da karmaşık hale getiriyor. Uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleri olan “ayrım gözetme” ve “orantılılık”, askeri operasyonların hukuka uygunluğu açısından belirleyici kriterler. Bir hedef askeri nitelik taşısa bile, siviller üzerindeki öngörülebilir ağır zarar hukuki sorumluluk doğurabiliyor.
Bu çerçevede hukukçular, bağımsız ve şeffaf soruşturmaların yürütülmemesi halinde “hukuka uygunluk” iddiasının zayıf kalacağını vurguluyor. Özellikle çocukların da hayatını kaybettiği yönündeki bilgiler, siyasi tartışmanın ötesinde insancıl hukuk boyutunu ön plana çıkarıyor.
AVRUPA’DAKİ AYRIŞMA: İLKE Mİ, REALPOLİTİK Mİ?
Avrupa cephesinde ise hukuki değerlendirmeler siyasi pozisyonlara göre değişiyor. İspanya, saldırıların uluslararası hukukla bağdaşmadığını açıkça ifade ederken; Almanya daha temkinli bir dil kullanarak müttefiklere kamuoyu önünde sert eleştiri yöneltmenin doğru olmayacağını savunuyor.
Avrupa Birliği kurumları ise gerilimin tırmanmaması gerektiğini vurgulamakla yetiniyor. Ursula von der Leyen doğrudan “hukuka aykırılık” ifadesini kullanmaktan kaçınırken, uluslararası hukuka saygı çağrısı yapıyor. Bu tutum, Birliğin normatif gücü ile jeopolitik gerçekler arasında sıkıştığı yorumlarına yol açıyor.
KURALLARA DAYALI DÜZENİN SINAVI
AB uzun süredir kendisini uluslararası hukukun ve çok taraflılığın savunucusu olarak konumlandırıyor. Ancak hukuk normlarının müttefikler söz konusu olduğunda daha esnek yorumlanması, çifte standart eleştirilerini beraberinde getiriyor. Hukukçulara göre normların inandırıcılığı, kim tarafından ihlal edildiğine göre değişmemeli; aksi takdirde “kurallara dayalı düzen” söylemi zayıflar.
Sonuç olarak tartışma yalnızca İran’a yönelik saldırıların hukuki niteliğiyle sınırlı değil. Asıl mesele, uluslararası hukuk kurallarının kriz anlarında ne ölçüde bağlayıcı kabul edildiği. Avrupa’nın önündeki soru şu: İlkesel tutarlılık mı, stratejik ittifak dengesi mi? Verilecek yanıt, sadece bu krizin değil, Avrupa’nın küresel rolünün de çerçevesini belirleyecek.
























