(The Turkish Post) – RIZANUR ÇAKMAK
Uzun zamandan beri aklımdaydı. Türkiye’de gazetecilik mesleği ve gazeteciler hakkında bir analiz kaleme alayım diye. Haliyle, Türk gazetecileri burunlarından kıl aldırmıyor. Ne konuda söyleyecek bir sözlerinin olması da ayrı bir eleştiri meselesi. Uzun zamandan beri Avrupa’da yaşıyorum. Ancak burada gördüğüm temel bir kriter var: O da her gazetecinin bir uzmanlık alanının olması. Kendi konusu dışında bir şey sorulduğunda, cesurca “Bilmiyorum” diyebiliyorlar. İlk karşılaştığımda yadırgamıştım. Hatta kendi kendime “Ne kadar cahiller! İnsan her sorulanı bilmez mi?” diye de iç geçirmiştim. Ondan dolayı Türkiye’deki meslek mensupları ile ilgili eleştiri yapmamız mümkün değil. Hatta onların bile mahalleleri var. Kendileri haricindeki, “öteki” görürler. Asla başka bir mahallenin adamına kapı açmazlar. Bu kadar da mutaassıp özellikleri vardır bu gazetecilerin…
Neyse çok uzattım galiba… Özellikle Habertürk eski genel yayın yönetmenleri Mehmet Akif Ersoy ve Veyis Ateş’in düzenledikleri doğum günü partilerini ve yaşadıkları villaları görünce, bir okur olarak sormamak olmazdı. Bu maddiyattın ve yaşamın kaynağı neydi? Özellikle hesap hareketlerindeki usulsüz hareketliliği incelediğimde de, kaynağı belirsiz bir girişin olduğu aşikârdı. İşte o zaman savcılara iş düşüyordu. Bu iki gazeteci özelinde, Türkiye’de gazetecilik yapıp, lüks yaşam tarzına sahip kişileri mutlaka mercek altına almaları gerekiyor. Şayet perdeyi aralarlarsa, köprünün altının hiçte temiz olmadığını herkes görecektir.
Maalesef gördüğüm kadarıyla, Türkiye’de gazetecilik uzun zamandır yalnızca haber üretme faaliyeti olmaktan çıktı. Bir statü göstergesine, hatta kimi zaman bir iktidar vitrinine dönüştü. Bu dönüşümün en çarpıcı biçimde hissedildiği alanlardan biri de, genel yayın yönetmenliği gibi mesleğin zirvesi sayılan pozisyonlar oldu.
Habertürk’te geçmişte genel yayın yönetmenliği yapmış Mehmet Akif Ersoy ve Veysi Ateş isimleri, tam da bu tartışmanın merkezine yerleşmiş figürler olarak öne çıkıyor. Tartışma, kişisel özelliklerinden çok, temsil ettikleri gazetecilik anlayışı üzerinden yürütülmeli. Gazetecilik, doğası gereği kamusal bir meslek. Geliri, itibarı ve gücü, kamu adına üstlendiği denetim işlevinden gelir. Ne var ki son yıllarda kamuoyunda sıkça sorulan bir soru var: “Bir gazeteci, yalnızca gazetecilik yaparak bu denli lüks bir yaşam sürebilir mi?” Bu soru, tek başına bir suçlama değil. Ama güçlü bir etik alarmdır bana göre.
ERSOY VE ATEŞ’İN SERMAYE ÇEVRELERİYLE İLİŞKİSİ
Ersoy ve Ateş örneklerinde kamuoyunu rahatsız eden şey, bireysel zenginlik iddialarından çok, şeffaflık eksikliği ve mesleki mesafenin kaybolmuş görünmesi. Gazetecinin iktidara bu kadar yaklaşması, sermaye çevreleriyle bu kadar iç içe görünmesi, ister istemez şu duyguyu yaratıyor: “Bu kişi hâlâ kamu adına mı konuşuyor, yoksa gücün diliyle mi?” Buradaki temel problem, lüks yaşamın kendisi değil. Asıl problem, o lüksün hangi gazetecilik pratiğinin sonucu olduğu sorusunun cevapsız kalması. Çünkü bu ülkede yüzlerce gazeteci, aynı mesleği icra ederken yoksulluk sınırında yaşamakta. Muhabirler, editörler, yerel gazeteciler…
Hepsi aynı meslek kimliğini taşır; ama sadece bazıları sistemin ödüllendirdiği vitrin yüzlerine dönüşüyor ne yazık ki. Ersoy ve Ateş örneklerinde yaşanan travmada buradan kaynaklanıyor. Bir dönem düşük gelirle orta seviye hayat yaşayan iki gazetecinin, bir anda lüks yaşama kavuşması basit sebeplerle asla izah edemeyiz. Belli ki burada kaynağı belirsiz bir gelir var. Bunu da ortaya çıkaracak merciler, adli makamlar olmalı.
Gelir seviyesindeki dengesizlik ve aşırı kazanma durumunda gazetecilik, hakikatin değil uyumun ödüllendirildiği bir alana evriliyor. Eleştiren değil, dengeleyen; sorgulayan değil, yumuşatan; rahatsız eden değil, rahatlatan bir dil yükseliyor sonrasında. Genel yayın yönetmenliği koltuğu ise, haberciliğin vicdanı olmaktan çıkar, rejimin makyaj masasına dönüşüyor sonucunda. Kaldı ki, Ersoy ve Ateş’in yöneticilik yaptığı dönem irdelendiğinde de, bu gerçek açıkça ortaya çıkıyor. Çünkü gücün ve maddiyatın yanında durduğu için, haliyle pastadan da istifade ediyor.
VEYSİ ATEŞ VE “ARACILIK” FAALİYETİ
Ayrıca Veysi Ateş örneğinde kamuoyuna yansıyan tartışmalar, bu dönüşümün ne kadar derinleştiğini gösteriyor. Gazetecinin “aracı”, “kolaylaştırıcı” veya “kapı açıcı” gibi rollerle anılması bile, mesleğin ne kadar savrulduğunu anlatmaya yetiyor. Ateş’in dönemin bir bakanından bazı taleplerde bulunması ve bunun karşılığında aracı olduğu bir işadamından milyonlar istemesiyse, meslek adına bir utanç olarak kayıtlarda yerini alıyor. Söz konusu işadamının, bu talepleri açıkça ifade etmesine karşı, adli makamların sessiz kalmasıysa hukuk adına büyük bir yara olarak duruyor. Mehmet Akif Ersoy örneğinde ise eleştiri, daha çok sistemle uyumlu, risksiz ve steril gazetecilik çizgisi üzerinden şekilleniyor.
KONFOR, GAZETECİLİĞİ YOK ETTİ!
Sonuçta mesele iki isimden ibaret değil. Mesele şu soruda düğümleniyor: Gazetecilik hâlâ hakikate yaklaşmanın bedelini mi ödüyor, yoksa iktidara yaklaşmanın konforunu mu yaşıyor? Bugün gazeteciliğin en büyük krizi, sansürden çok itibar kaybı. Lüks yaşam görüntüleri, şatafatlı ilişkiler ve mesafesiz temaslar; mesleğin halk nezdindeki güvenini aşındırıyor. Çünkü gazeteci, yoksul olmak zorunda değil. Ama mesafeli olmak zorunda. Güçle arasındaki mesafeyi kaybeden gazeteci, haberin değil, hikâyenin bir parçası olur. Bunun da altını çizmek durumundayım.





















