(The Turkish Post) – İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, gazetecilerin tutuklanması, gözaltılar ve açılan soruşturmalar hakkında Anka’ya konuştu.
Adli kontrol seçeneği geldikten sonra artık tutuklamanın istisnai durumlarda ve ağır cezalı suçlarda uygulanması gerektiğine işaret eden Kaboğlu, şu açıklamaları yaptı:
“Son aylarda, özellikle Ekim 2024’ten bu yana tanık olduğumuz son dört-beş aylık uygulamalar, aslında anayasal çerçeveye, anayasal kurallara, anayasanın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine aykırı yol ve yöntem izlenerek yapılan tutuklamalardır. Bu açıdan tabii ki usul yanlıştır.
Usul yanlış olunca hemen şöyle bir kuşku doğuyor. Acaba esasa ilişkin gerçek belge ve bilgi olmadığı için mi usul karartması yapılıyor diye. Gerçekten işte hapse konulan birçok seçilmiş siyasi şahsiyet, belediye başkanları, avukat; önce arama yapılıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, daha sonra iddianame, haftalar ve aylar sürüyor. Özgürlüğünden alıkonuluyor.
Bu açıdan bakıldığı zaman bu tablo aslında 12 Eylül, 12 Mart gibi geçmişe gittiğimiz zaman, son 50-55 yıllık bir döneme gittiğimiz zaman ilktir. Uygulamalar dizisi ilk kez karşımıza çıkıyor. Hedef aldığı kitlelerin genişliği, yapılan işlemlerin keyfiliği ve sürekliliği açısından bunlar ilktir.”
Soruşturmaların çoğunun terörden açılması hakkındaysa Kaboğlu, şunları söyledi:
“Çünkü terör yaftası o kadar kolay vuruluyor ki, kim teröristtir dediğimiz zaman, kim ki saray rejimini, kim ki Cumhur İttifakı’nı, kim ki Cumhur İttifakı görüntüsü altında parti başkanlığı yoluyla devlet başkanlığını ve yürütmeyi desteklemiyorsa ‘o teröristtir’ denebilecek bir eşiğe geldik.
O nedenle çok dikkatli olmamız gerekiyor. Dayanışma halkalarını genişletmemiz gerekiyor. Artık daha önceleri olduğu gibi şu kişi şu dünya görüşünden, o kişi öbür dünya görüşündendir, ona oh olsun, buna olmasın diye değil.”
Kaboğlu’nun açıklamaları şöyle devam ediyor:
*Ben 12 Mart’ta hukuk öğrencisiyken, 12 Eylül’de yardımcı doçentken hep daha iyi olacağı biçiminde bir gelecek kurgusu öngördük. Bugüne gelineceğini, hiçbir zaman bu kadar çökeceğini, dibe vuracağını, hukuk güvenliğinin ortadan kalkacağını, sistemin çökeceğini öngörmemiştim.
*Ne yapmalı sorusuna teslim mi olalım, mücadeleye devam mı edelim? Burada iki önemli husus var. Birincisi, öz eleştiri olarak biz bütün bu geçen on yıllarda verilen mücadelelerin sonucu olarak kazanımları fark edemedik, sahiplenemedik. 80’li, 90’lı, 2000’li yıllar ve 2004-2005’te Türkiye anayasacılığında hemen hemen zirveye ulaşmıştık. O birikimi yeterince fark edemedik ve sahiplenemedik. 2017’deyse 200 yıllık birikim dibe vuruldu, tasfiye edildi ve biz o tasfiyeyi bile fark edemedik. Demek ki zirve ile çukuru fark edemedik.
23 Şubat’ta düzenlenecek olağanüstü kurultayın ‘görevden alma operasyonu‘na karşı yapıldığını belirten İstanbul Barosu Başkanı Kaboğlu, şunları dedi:
“Bu genel kurul, seçimli bir genel kurul değildir ama görevden alma operasyonuna karşı ‘Hayır. Yönetimin, grubunun görüşlerini biz paylaşmıyoruz, benimsemiyoruz ama bizim irademizle seçilen yönetim ancak bizim irademizle son bulur görevi. Seçimle gelen seçimle gider. Buna hayır diyoruz’; o zaman demokrasi, hukuk kuralları çerçevesinde cereyan eder.
Hukuk dışı demokratik iradeye müdahale püskürtülür. İşte bu bakımdan ben 23 Şubat günü olağanüstü kurultayı, ‘hukuk yoluyla demokrasi kurultayı’ olarak nitelendiriyorum.”



















