(The Turkish Post) – HALİM YILMAZ
Türkiye’de siyaseti anlamaya çalışmayın… Hatta size bir tavsiyede bulunayım: Siyaseti ve siyaset konuşulan programları takip etmeyin. Çünkü söz konusu programların temel bir amacı var. O da toplumda bir algı oluşturma düşüncesinden öteye geçmiyor. Nitekim eski Cumhurbaşkanlarından rahmetli Süleyman Demirel’in veciz bir sözü vardır; siyaseti anlamak için… Demirel der ki; “Siyasette bazen 24 saat bile uzundur… Dün dündür bugün bugündür…”
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin dün partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı ve siyaset gündeminde geniş yankı uyandıran sözlerini işittiğimde, Demirel aklıma geldi bir anda. Cumhur ittifakına katılmadan yıllar önce, MHP lideri partisinin bir seçim mitinginde, Recep Tayyip Erdoğan’ın Abdullah Öcalan’ın yakalandığı dönemde idam edilmemesine ilişkin sözlerine sert tepki göstermişti. Hatta miting yaptığı kürsüden urgan fırlatan MHP lideri, “Al sana ip veriyorum al da as…” demişti.
“DÜN DÜNDÜR BUGÜN BUGÜNDÜR…”
İşte siyaset buydu… “Dün dündür bugün bugündür…” 2007 yılında Öcalan ile ilgili sert ifadeler kullanan Sayın Bahçeli, dün de, “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir” diyerek, çıtayı çok üst seviyeye çıkardı. Verilen mesajın ardından MHP gurubu genel başkanı ayakta alkışladı. Söz konusu mesajlar kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Belki de siyasetin bir numaralı gündemi oldu. Bazı muhalif gazeteciler olayı bir adım öteye taşıdı. Bahçeli’nin açıklamalarının, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir mesaj olduğunu iddia etti. Şunu özellikle vurgulayayım: Türkiye’de kimse Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mesaj veremez. Bu kadar da keskin konuşayım. Bu mesajların hepsi, ittifak içinde konuşulan ve kamuoyu algısı oluşturmak için yapılan planlı açıklamalardır. Kaldı ki, Sayın Bahçeli nezaket sahibi bir siyasetçidir. İttifak ortağı Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile istişare etmeden, böyle bir saygısızlık yapmayacağını, siyasetin inceliğini anlayan herkes bilir.
Şimdi gelelim, Bahçeli’nin dün ki değerlendirmelerine… Ben, Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a ilişkin “umut hakkı” ekseninde yaptığı değerlendirmeleri, Türkiye siyasetinde alışıldık reflekslerin dışına taşan, bu nedenle de yalnızca bir beyan olarak değil, bir işaret fişeği olarak okunması gerektiğini düşünenlerdenim. Çünkü Bahçeli’nin sözleri, hem MHP’nin ideolojik sertliğine hem de Türkiye’de Kürt meselesinin güvenlik merkezli ele alınışına dair yerleşik kabulleri sarsan bir mahiyet taşıyor. Yazının başında ifade ettim. 2007 yılında Ak Parti iktidarına Öcalan konusunda “ip atan” bir bakış açısından, “umut hakkı” yaklaşımına gelmeyi bu kapsamda değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca Bahçeli’nin bu sert ve marjinal çıkışını anlamlandırmak için meseleye sadece Öcalan ya da bireysel bir hak tartışması olarak bakmak yetersiz kalır. Benim okumalarına göre; asıl mesele, devletin kendi sürekliliğini sağlama biçimi, değişen bölgesel dengeler ve içeride daralan manevra alanıdır. Kısacası Ortadoğu’da dengelerin sürekli değiştiği bir dönemde, Türkiye’nin aynı marjinal yaklaşımları sürdürmesini beklenemez haliyle. Haritaların yeniden çizildiği bir dönemde, Türkiye aslında hem kendi alanını güçlendirmek istiyor, hem de çevresel aktör olma rolünü kazanmak istiyor. Bundan başka bir yaklaşım beklemek biraz saflık olur zannımca…
“UMUT HAKKI” VE AİHM İÇTİHATLARI
Öte yandan Öcalan için öne sürülen “Umut hakkı”, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının mutlak ve geri dönülmez olmaması gerektiği ilkesine dayanır. Yani hukuken bu hak, bireyin geleceğe dair bir ihtimali tamamen yitirmemesi üzerine kuruludur. Ancak Türkiye’de bu kavram hiçbir zaman yalnızca hukuki bir çerçevede tartışılmadı; doğrudan siyasal sembollerle yüklendi.
Bu açıdan MHP Lideri Bahçeli’nin bu kavramı telaffuz etmesi, onu teknik bir hukuk meselesi olmaktan çıkarıp devlet aklının tartışma alanına soktu açıkçası. Bu söylem, MHP liderinin ilk kez yaptığı bir şey de değil ayrıca. Bahçeli zaman zaman sistemin “sert freni” değil, “kontrollü yönlendiricisi” rolüne de bürünebiliyor. Buradaki tek fark, muhatabın Abdullah Öcalan olması.
İlk bakışta bu tutum, Bahçeli’nin yıllardır sürdürdüğü söylemle keskin bir çelişki gibi durabilir. Kaldı ki, kendi partisinde siyaset yapan milletvekilleri ya tabandaki seçmenden de içten içe tepki verenler mutlaka vardır. Ancak “mutlak itaat” yaklaşımdan dolayı, kimse içinde taşıdığı düşüncesini dışarıya yansıtmak istemez. Burada önemli olan, Türkiye siyasetinde aktörlerin değil, devletin sürekliliğinin esas olması. Bu açıdan bakıldığında, Bahçeli’nin pozisyonu ideolojik bir yumuşama değil, konjonktürel bir yeniden konumlanma olarak okunabilir.
Şu soru belirleyici hale geliyor: Türk Devleti, Kürt meselesini salt güvenlik parantezinde tutarak yönetebilir mi? Yoksa bölgesel gelişmeler, içerideki ekonomik ve siyasal sıkışma, yeni bir denge arayışını mı zorunlu kılıyor. Bahçeli’nin çıkışı, bu sorulara verilen örtük bir “artık eski araçlar yetmiyor” cevabı gibi duruyor. Ayrıca Bahçeli’nin açıklamaları bir “yeni çözüm süreci”nin ilanı değil; ama bir arayışın varlığını ifşa ediyor. Türkiye’de süreçler genellikle isimlendirilmeden başlar, adlandırıldığında ise bitme noktasına gelir. Bu nedenle kullanılan dil son derece kontrollü.
Öcalan’ın şahsı burada hem bir tabu hem de bir anahtar. Devlet açısından Öcalan, yalnızca bir mahkûm değil; Kürt siyasi hareketinin sembolik merkezlerinden biri. “Umut hakkı” tartışması bu yüzden bireysel bir hak meselesi olmaktan çok, olası bir yeniden temasın zemini olarak önem kazanıyor.
Ancak bu tür çıkışların en kırılgan tarafı, toplumsal zemindir. Yıllardır sert bir kutuplaşma diliyle şekillenen kamuoyu, ani yön değişimlerini “samimiyetsizlik” ya da “gizli pazarlık” olarak okumaya meyillidir. Bahçeli’nin sözleri de bu nedenle hem milliyetçi tabanda hem de Kürt kamuoyunda temkinle karşılanıyor.
Milliyetçi kesimler için bu söylem bir “taviz” ihtimali barındırırken, Kürt siyasi aktörler açısından geçmiş deneyimlerin yarattığı güvensizlik hâlâ çok güçlü. Bu açıdan Bahçeli’nin umut hakkı üzerinden kurduğu dil, Türkiye’de devletin bazı meseleleri yeniden düşünmeye başladığını gösteriyor. Ancak bu düşünme hali henüz bir siyasal programa, hukuki düzenlemeye ya da açık bir sürece dönüşmüş değil.
Burada sorulması gereken tek bir soru var: Bu sözler, yeni bir eşiğin başlangıcı mı, yoksa sistemin kendi krizini yönetmek için kullandığı geçici bir dil mi? Bunun cevabı, söylenenlerden çok, yapılacaklardan anlaşılacak. İşte o zaman Meclis çatısı altından söylenen sözlerin anlamını daha iyi okuyacağız.





















