(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Vay be! 1 yıl olmuş tam. Dünya ne hızlı dönüyor, zaman ne çabuk tükeniyor. ‘Haziran’da ölmek zor’ diye yazmışım. Bir yıl önce tabiatın gürül gürül aktığı bu ayda dünyadan göçen ‘edebiyatçı veya sanatçılardan’ söz etmiş, ‘size iki şairi anlatacağım’ demişim. Birini yani Cahit Zarifoğlu’nu ancak yazabilmişim. Diğeri yani Ahmet Arif sayfaya sığmamış ve unutulmuş gitmiş. Ne ben hatırladım, ne siz anımsattınız… Garip kaldı Ahmet Arif…
Bugün garipliğini giderelim, istiyorum… Ey okur! Sen niye hatırlatmadın, Ahmet Arif’e ilgi duymadığınızdan mı? Yoksa yazıya ‘ölümün soğuk yüzü’ mu düştü? ‘Yeter artık bize ölümlerden bahsetme!’ modunda mısınız? Ölümlerin ardından sık yazdığımın farkındayım elbette… Ama ben ölümü yazmıyorum ki… Kaldı ki yazsam ne olacak? Ölüm hayatın gerçeği değil mi? Ben ölümü vesile ederek dilimin döndüğü, kalemimin aktığı kadarıyla birilerini anlatıyorum.
Sırrı Süreyya’nın ardından yazdım, Edip Akbayram’ın da… Hatta Ferdi Tayfur’un da… Fena mı oldu? ‘Hayırla yad etmiş olmuyor muyuz? Ferdi Tayfur yazısının hala tadı damağımda. Çünkü benim gençliğimdi, yürek yangınlarımdı, başımda esen kavak yelleriydi. Göçüp giden Ferdi Tayfur değil kanımın deli deli kaynadığı delikanlı yıllarımdı. Elbette bugün, gayri arabesk müziğiyle kendimi avutmuyorum. Geride kaldı o…
Evet… Ey okur! Senden bir talep gelmemiş olsa da bugün Ahmet Arif’ten bahsedeceğim. Ölüm yıldönümünü ‘vesile’ ederek… 1991 yılının 2 Haziran’ında ayrıldı aramızdan. Önce Haziran ayında yitirdiğimiz değerleri hatırlayalım mı? Mayıs’ın son haftasında kaybettiğimiz Necip Fazıl’ı da unutmayalım. İdeolojisine mesafeliyim ama hakkını teslim etmek gerekir; Büyük şair… Üstad vasiyetnamesinde ‘Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız’ der. Sadece ‘Sakarya’ şiirini değil, ‘Zindandan Mehmet’e mektup’ şiirini de okumanızı öneririm. ‘Cinnet Müstatili’ adını verdiği hapishane günlerini anlattığı kitabını tavsiye ederim. Malum, hapishaneler artık bir ‘ülke gerçeği…’
Necip Fazıl bir şiirinde ‘Gideriz nur yolu izde gideriz / Taş bağırda sular dizde gideriz / Bir gün akşam olur biz de gideriz / Kalır dudaklarda şarkımız bizim…’ der. Akşam oldu ve gitti üstad… Dudaklarda ‘ölümsüz şarkısı’ kaldı.
Haziran’da kimler mi öldü? 3 Haziran’da Nazım Hikmet göçtü dünyadan… Farklı yılların 7 Haziran’ında Cahit Zarifoğlu, Mevlana İdris ve Abdürrahim Karakoç vefat etti. Geçen yıl sormuştum, Haziran’da bu kadar fazla şairin ölmesi bir rastlantı mı yoksa şairlerin bir ölüm ayı mı var? Kader tabii… Hayatta rastlantıya, tesadüfe yer yok. Son sözü hep kader söyler… Haziran derse Haziran… Nokta.
Baharda ölmek zor mudur?
Hasan Hüseyin ‘evet, öyle demiş’. Şiirini de yazmış. Kastettiği Nazım’dan başkası değil; ‘Kökü burada / Yüreğimde / Yaprakları uzaklarda bir çınar / Islık çala çala göçtü bu çınar / Göçtü ‘memet!’ diye diye / Şafak vakti bir çınar / Silkeledi kuşlarını / Güneşlerini / Oğlum sana sesleniyorum; ‘işitiyor musun memet memet’ / Gece leylak ve tomurcuk kokuyor / üstüm başım, elim yüzüm gazete / Vurmuşum sokaklara / Uy anam anam / Haziran’da ölmek zor…’. Ne kadar dokunaklı mısralar… Biraz daha devam edelim mi; ‘Bu acılar / Bu ağrılar / Bu yürek / Neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar / Bu ağaçlar niçin böyle yapraksız / Bu geceler niçin böyle insansız / Bu insanlar niçin böyle yarınsız / Bu niçinler, niçin böyle yanıtsız / Kim bu korku / Ne adına / Kim için…’. ‘Acılar bal eyleyen’ şair Hasan Hüseyin Korkmazgil Nazım’ın ölüm haberini alınca duygularını kelimelere böyle dökmüş…
Şiirlerini okumadıysanız bile Ahmet Arif’in adını duymuşsunuzdur herhalde… Birçok şiiri şarkılara, türkülere malzeme ve sermaye oldu. Ahmet Kaya ‘Hasretinden Prangalar Eskitti’, Zülfü Livaneli ‘Kirvem hallarımı böyle yaz’ dedi. Ahmet Arif büyük bir şairdir. Kendi sesini bulmuş, sözünü mühürlemiş bir şair… Tek bir şiir kitabı var. Şairliğini bir kitapla dünyaya duyurdu. Ve de kabul ettirdi. Keramet çok şiirde değil az da olsa öz ve gerçek şiirde… Ahmet Arif Diyarbakırlı bir şair… Güneyin çocuğu… Sezai Karakoç gibi… Annesini küçük yaşta yitirmiş. Toprağının sesi olmuştur. Zulme isyandır şiiri. Kaderi, bölgenin yazgısıyla yoğrulmuştur.
‘Ben sessizlikten korkmam’ der; ‘Ben sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum. Hem yalnız sessizlik değil, korkusuzluk da halkımın en belirgin özelliği… Buna diretme ve başkaldırmayı da eklemek gerekir. Umutsuzluğa düşmek bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile… Yalnız yasak değil ayıptır da… Çünkü devrimcinin kendisi insanlığın umudu ve yarınıdır. Bu bayrak yüreğime delikanlıyken çekildi. Kırkımı aştım, her an daha zorlu bir rüzgar ile atardamarımı doldurmakta…’. Sessizlik hazinesidir şairin umut ise ekmeği suyu…
Yolu elbette hapishaneye düşer; ‘Haberin var mı taş duvar? / Demir kapı, kör pencere / Yastığım, ranzam, zincirim / Uğruna ölümlere gidip geldiğim / Zulamdaki mahzun resim / Haberin var mı? / Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş / Karanfil kokuyor cigaram / Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…’. Neden bilmiyorum son zamanlarda hapishane şiirlerinden daha bir etkilenir oldum. Filmlerde de öyle, hapishane sahneleri yüreğime dokunuyor. Ahmet Arif’in ‘33 Kurşun’u ve Adiloş Bebe’si’ dururken hapishane şiirini paylaştım ilkin. Ne yapalım, hayatın nabzı hapishanelerinde atan bir ülkenin çocuğuyum ben…
Yeğeni ‘Adiloş Bebe’ herkesin dilindedir; ‘Doğdun / Üç gün aç tuttuk / Üç gün meme vermedik sana / Adiloş bebem / Hasta düşmeyesin diye / Töremiz böyle diye / Saldır şimdi memeye / Saldırda büyü / Bunlar / Engerekler ve çıkanlardır / Bunlar / Aşımıza ekmeğimize / Göz koyanlardır / Tanı bunları / Tanı da büyü…’. Acaba, Diyarbekir Kalesi’nin dibinde dünyaya ‘merhaba’ diyen Adiloş Bebe’ye ne oldu? Nerelerdedir? Engerekleri, çıyanları tanıdı da mı büyüdü? Neler gördü, neler yaşadı?
‘33 Kurşun’ bir trajedinin şiiridir. 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde 33 kişi ordu komutanı Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizilir. Sadece bir kişi yaralı kurtulur. Arif’in şiirine bu acı olay şu mısralarla girer; ‘Vurulmuşum / Düşüm gecelerden kara / Bir hayra yoranım çıkmaz / Canım alırlar ecelsiz / Sığdıramam kitaplara / Şifre buyurmuş bir paşa / Vurulmuşum hiç sorgusuz yargısız / Kirvem hallarımı aynen böyle yaz / Rivayet sanılır belki / Gül memeler değil / Dom dom kurşunu / Paramparça ağzımdaki…’. Bu kadar değil tabii. Çok uzun bir şiir.
Amacım Ahmet Arif’in edebi kişiliğini ve şiirini değerlendirmek değil. Bu ülkede Ahmet Arif bir şair yaşadığından ve dokunaklı şiirler yazdığından sizi haberdar etmek… Şiirinin tahlillerini uzmanları veya edebiyatçılar yapsın. Şiirlerinden bu bukle alıntı yapmamın sebebi bu. Ben sadece kitabın kapağını kaldırdım, şiirin kapısını açtım, bulup tamamını bulup okumanızı isterim. Yazının amacı da bu zaten. Pranga eskir mi çürür mü? Arif’in bu soruya cevabını da not etmiştim; ‘Başlangıçta çürüttümdü o sözcük. Fakat çürüttüm sözcüğünü sevmedim. Her ne kadar doğru çürüttüm de olsa sevemedim. Bir de bu sözcükte 3 tane ‘ü’ geliyor ya arka arkaya, kulağımı tırmaladı. İç kulağımı yani gönlümü tırmaladı. Her şairin bir de yüreğinde kulağı vardır. Müzik ve anlam bakımından güçsüz buldum. O nedenle eskittim dedim’.
Yoğun ve coşkulu alkışlarla karşılaşan Ahmet Arif’in tepkisini pek beğenmiştim; ‘Ben alkışa dayanıklı biriyim. Alkışlar benim gibi bir ‘dağlı’ için yakışıksız bir lüks olur ancak. Alkışa karşı dayanıklı olmak önce bir yetişme ve eğitim sorunudur. Hem devrimci töreye hem de bizim aşiret töresine göre bir yiğit alkışa tutkun olamaz. Eh, yiğitlik zagonu bu olunca bize de uymak düşer…’. Alkışa karşı dirençli olmak kolay değil.
Sloganlaşan mısraların şairi Ahmet Arif’i ‘bir cesur yürek’ olarak tanımıştım. Ve de çok takdir etmiştim. Fakat aşkı ‘Leyla Erbil’e yazdığı mektupları’ okuyunca içim acıdı. Aşkın önünde eğilmemek mümkün mü? Hele bir şair için… Mektuplar ‘Leylim Leylim’ diye bir kitapta toplanmış. Bir mektubunda şöyle yazar; ‘Leyla, Zalım Leyla! Bu benimki dördüncü. Oysaki senden tek bir mektup aldım. O belalı ve korkunç mektubun, yani 4-1 mağlubum… Ben belki yazamazdım da melankolim ve serseriliğim tutar da yazamaz boş verirdimse sen yazacak ‘bu oğlan öldü mü kaldı mı?’ sen arayacaktın, değil mi?’. Vurgundur Leyla Erbil’e; ‘İlk karşılaştığımızda ne haldeydim biliyorsun. Hançer üstüne hançer yemiş, ihanetin ve satılmanın zehriyle insanlıktan umudumu kesmiştim. Beni kendime sen getirdin. Daha da ötelere alıp götürdün…’. Şairlerin aşkı da büyük olur.
Yazı sınırları aştı, bitirmeliyiz artık… İsmet Özel ‘cellatına gülümserken’, Ahmet Arif meydan okur; ‘Vurun ulan / Vurun / Ben kolay ölmem / Ocakta küllenmiş közüm / Karnımda sözüm var / Haldan bilene / Babam gözlerini verdi Urfa önünde / Üç de kardaşını / Üç nazlı selvi / Ömrüne doymamış üç dağ parçası / Burçlardan, tepelerden, minarelerden / Kirve, hısım, dağların çocukları…’. Cahit Zarifoğlu da boşuna dememiş; ‘Şair aşka boyun eğer, zulme değil!’ diye. Ve Ahmet Arif son sözünü şöyle söyler; ‘Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız. Umutlarını yok ettiniz. Bahçelerimiz bahar görmesin…’.























