(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Geçen hafta tam yazıyı bitirmiştim ki telefonun ekranına ‘son dakika’ haberi düştü. Siyasetin renkli ismi ‘Hüsamettin Cindoruk’un vefat ettiği’ duyuruluyordu. Ben de ‘ölümler üzerine’ yazmıştım. Ölüm gibi gerçek ama soğuk bir duygu ve hep birilerinin arkasından yazmak sanmayın ki hoş bir şey. Bir görev benim için… Belki size basit gelebilir. Hayır, kesinlikle köşeyi doldurmak gibi ‘boş vermişliğimin’ bir sonucu değil. Hadi, Hüsrev Hatemi sadece kendi mahallesinde tanınan, bilinen biriydi, Yalçın Küçük öyle mi, tüm ülke varlığından haberdardı. Gürültülü ve rüzgarlı bir adamdı. Sonra Lucescu… Dünya futbolunun deviydi. İki cümleyi hak etmediklerini kim söyleyebilir?
Ey okur! Şunu bilesin ki yazarınız konu ne olursa olsun bilgisayarın başına ön hazırlık yapmadan oturmuyor. Bir emek ve ter var yazılarda… Sizi tatmin eder etmez, o ayrı bir konu… Ama asla ve kat’a ‘geçiştirivermek’ gibi düşünce içinde değim. Bilesiniz ki öyle konu sıkıntım falan da yok. Yazmayı bekleyen o kadar çok yazı var ki… Ahmet Altan’ın ‘O yıllar’ romanını yazamadım daha… İçimde ukde… Kardeşi Mehmet Altan ‘Yüksek Güvenlikle Notlar’ kitabını aldım ve çırpıda okudum. O da ayrı bir yazı konusu… Silivri günlerini harika anlatmış Mehmet Hoca. Üslup akıcı, su gibi… Bitirmeden bırakmak mümkün değil.
Evet, bugün yazı konusunu tahmin ettiğiniz gibi Hüsamettin Cindoruk… Bu isim genç kuşaklar için fazla anlam ifade etmeyebilir. Cindoruk çok önemli bir siyaset adamıydı. 90’ınlı yıllara damgasını vurdu. O dönemi yaşayanlar Cindoruk’un isminden de misyonundan da haberdardır. Nasıl renkli ve esprili bir sima olduğunu bilir. Siyaset meydanlarında ve de ekranlarda hitabetin, kürsünün hakkını veren biriydi. Merkez sağın en güçlü aktörlerindendi. Süleyman Demirel’in prenslerindendi. ‘Veliahtı’ olduğu bile söylenebilir.
Cindoruk aynı zamanda bir hukukçu… ‘Adnan Menderes’in avukatı’ diye nam saldı. Yassıada’da genç bir avukat… Menderes’in değil ama Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile Demokrat Partili bazı milletvekillerinin avukatı… Siyasi bir evlilik yaptı. Polatkan’ın baldızının evlatlığı Dilek Hanım’la evlendi. Bir şekilde Polatkan ailesine damat oldu. Yassıda avukatlığı ile Polatkan damatlığının bir ‘siyasi getirisi’ olduğunu kabul etmek lazım. Cindoruk bu iki olguyu sıçrama tahtası olarak kullandı. Ve ‘son nefesine kadar ekmeğini yedi’ desek abartmış olmayız.
Cindoruk ‘evlatlık’ bir kızla evlendi. Polatkan ailesi Kırım kökenli… Eşi Mutahhare Hanım yakın zamana kadar yaşıyordu. Büyük acılar çekti. Onun şu cümlesini hiç unutmam; “Asansör sesi duyunca ‘Hasan’ım geldi’ diye içimden geçiriyorum. Yıllarca bu ümitle yaşadım. Ben ona veda edemedim…” Dilek Hanım kız kardeşinin ‘evlatlığı’… Bu konuya dikkat çekiyorum. Çünkü yıllar önce duyduğum ve bir türlü anlamlandıramadığım bir husus var. Cindoruk ailesiyle ilgili… Cindoruk’la çok görüştüm, konuştum ama bu konuya sormaya cesaret edemedim. Ama sorunlardan okudum ve dinledim.
Cindoruk’un Dilek Hanım’la evliliğinden 3 kızı oldu. İsimleri Serra, Revza ve Nerma… Adları şiir gibi… ‘Kız babasının’ ne demek olduğunu yaşayan bilir. Ve fakat aile 3 kızı da başkasına ‘evlatlık verdi’ iyi mi? Neden? Geçim sıkıntısı söz konusu olamaz. Olayın maddi boyutu yok. Peki bir insan kızlarının üçünü de niye evlatlık verir? Cindoruk’a bu soru soruldu; “Son dönemlerinde evlatlık olarak aldı. Üç kızımı da evlat edindi. Yakınlıktan… Çok seviyordu çocukları…” Uzak biri değil evlatlık alan aileden… Meryem Çiftkurt… Mutahhare Hanım’ın kız kardeşi…
Meryem Hanım çocukları olmadığı için mi evlat edindi? “Hayır…” diyor Cindoruk hiç düşünmeden; “Bizim çocukları çok seviyordu. Tahmin ediyorum bu sevgisi etkili oldu. Benim bilgim dışında oldu. Ama ben de itiraz etmedim. Çünkü Meryem Hanım’ı çok severdim. Eşim de itiraz etmedi. O bir duygudur… Talep edenin insani duygularıdır. Saygı gösterdim. Aile içi bir hadise, siyasetle ilgili bir hadise değil. Benim için olağan bir şey…” Peki çocuklar nasıl karşıladı; “Küçüktüler…”
İlginç değil mi? ‘Çocukları çok seviyordu’ diyerek ‘kendi kanından olan çocukları kim evlatlık verir?’ Üstelik kız… Ve çok küçükken… Adama ‘siz sevmiyor muydunuz?’ diye sorarlar. Aile içinde söylemek istemediği sorunlar olur, o başka… Normal ve sağlıklı bir ailede bu olağan karşılanabilir mi? Cindoruk’un ‘Benim için olağan’ itirafını da anlamak güç gerçekten. Üç kız çocuğu ve hepsinin küçük yaşta evlatlık verilmesi… Özel bir mesele… Siyasi yönü yok. Onun için galiba fazla deşelenmedi. Bilen bildi, üzerine pek gitmedi. Cindoruk ailesinin sırrı olarak kaldı.
Hüsamettin Cindoruk ‘demokratik çıkışlarıyla’ tanındı. 12 Eylül darbesine ve askeri vesayete karşıydı. Sözünü budaktan esirgemedi. İnsanların sustuğu ve sindiği zamanlarda ortaya çıktı ve cesaretle konuştu. Meclis Başkanlığı’nın da hakkını verdi. Süleyman Demirel’in Çankaya’ya çıkmasından sonra DYP liderliği için en güçlü adaydı. Havası iyiydi, delegede karşılığı vardı. Demirel’den ‘icazet’ bekledi. O yeşil ışık bir türlü yanmadı. Demirel ‘İsmet Abi’ dedi ve bir geçiş formülünü benimsedi. Aradan Tansu Çiller çıktı. Cindoruk daha ilk gün muhalefete geçti.
Bir grup arkadaşıyla DYP’den koptu. RP ile koalisyona karşı çıktı. ‘Demokrat çizgisini’ terk etti. RP-DYP koalisyonuna askerin ve siyaset dışı odakların müdahalesini ‘hoş karşıladı’. DTP adını verdiği parti güç odaklarının ‘aparatı’ oldu. 28 Şubat sürecinde Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı, Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı ve Cindoruk’un DTP’sinin üstlendiği ‘siyasi rol’ merkez sağın sonunu hazırladı. Merkez sağın üç aktörü de halka değil, güç odaklarına yaslandı. Askere ‘hayır’ diyemedi. Cindoruk’un demokrat olarak başladığı siyasi yaşamı ‘darbeci’ finaliyle noktalandı. Tıpkı Demirel örneğinde olduğu gibi…
Bir siyaset adamı için 28 Şubat’ın aktörü olmak affedilmez hataydı. Hem toplum nezdinde heh de tarih karşısında… Demirel de, Yılmaz de, Cindoruk da aynı kaderi paylaştı. Merkez sağı bitiren bu üç ismin üstlendiği olağan dışı rol ve 28 Şubat oldu. Ama hepsi de kendi iddiasından vuruldu. Toplum ve tarih 28 Şubat’ı kısa sürede ters yüz etmesini bildi. Siyasi tarihe bu süreç kara bir leke olarak geçti. Bu jaguarın benekleri gibi silinmez leke Cindoruk’a da bulaştı. Ve sonrasında CHP limanına demirledi. Kendisini muhafazakar sağın karşısına konumlandırdı. Ve kaybetti. Siyasette Cindoruk’un anlamı bu.
Keşke ömrünün sonunda bir özeleştiri yapabilseydi. Ben bu yönde bir girişimi olduğunu görmedim, okumadım. AK Parti iktidarı Cindoruk’u sağ siyasetten daha da uzaklaştırdı. Oysa AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesinde ve iktidarını sürdürmesinde en büyük pay Cindoruk ve arkadaşlarının ‘siyasi günahıydı.’ 28 Şubat süreci yaşanmasaydı, siyasette bu kadar keskin dönüşümlerin gerçekleşmesi mümkün olmazdı. ‘İddiasından vuruldu’ demem bu yüzden. ‘Aksiyle tokat yedi’ mi demek lazım acaba? Neyse, meramımı anlatabilmişimdir.
Siyasi finali o eski renkli ve espirili Cindoruk profiline halel getirmez. Ama son hali eski günlerini gölgede bıraktı. Kimse onları hatırlamadı, hatırlamak istemedi. Ölümünden sonra baktım, ne son mahallesinde ne de eski mahallesinde kendisinden hayırla yad eden doğru dürüstü yazı yazan çıkmadı. Cindoruk görmezden gelinecek bir siyasetçi miydi? Cenaze merasimi bile Kemal Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel’in elini sıkmadan geçip gitmesinin gölgesinde kaldı. Şüphesiz Cindoruk daha fazla haber ve yorumu hak ediyordu. İyi kötü siyasette iz bıraktı.
Ben de kısaca hatırlatmak istedim… Siyasetten ve bu dünyadan Hüsamettin Cindoruk da diye bir adam geçti. Haberiniz oldu mu? ‘Nasıl bilirdiniz…?’ diye sormuyorum çünkü bilenlerin sayısı o kadar azaldı ki… Benim cevabım mı? Yazının satır aralarında mevcut… O kadarını da bir zahmet anlayıverin…!






















