(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Hayır, ben 3 gün sonra duymadım. O gün haberim oldu. Yazarınızın sosyal medyayı ve gündemi yakından takip ettiğini biliyorsunuz. Kara haberi Mümtaz’er Türköne duyurdu. Neredeyse Alkan’ın tüm kitaplarını okudum. Harika bir anlatımı ve ifade kabiliyeti vardı. Bir dil üstadıydı. Türkçe’yi en iyi kullanan yazarlardandı. Üzüldüm. Nicedir sesi soluğu çıkmıyordu. Ülkenin yaşadığı sert ve olağanüstü iklimden etkilendi. 15 Temmuz’la uzaktan yakından ilgisi olmamasına rağmen gözaltına alındı, tutuklandı.
22 ay hapiste kaldı. Naif ve kırılgan bir kişiliği vardı. Dört duvar arasında yaşamak ona göre değildi. Yaklaşık iki yılı okuyarak geçirdi. ‘Sağ Yanım’ diye bir roman yazdığı söylendi. Fakat aradan geçen zamana rağmen yayınlanmadı. Kırgın ve kızgındı. Hem devlet hem dostları yalnız bıraktı. Milliyetçi, muhafazakar çizgisi vardı. Devletle ne sorunu olabilirdi. Haksız hukuksuz yere içeri atılmasına çok içerledi. Darbeyle, terörle ne işi olabilirdi? Ne darbe ne terör sorusuna muhatap oldu.
Tek suçu yazı yazmaktı. Delil diye önüne konan günlük bir gazetede yazdığı makalelerdi. Ötüken yayınları kitaplarını toplattı. Ötüken’le uzun süre çalışıyordu. Yöneticileri eski arkadaş ve dostlarıydı. Aynı düşünce ve siyasi iklimin insanıydılar. Ötüken’in tavrı çok ağrına gitti. İçine oturdu. Günlerce etkisinde kaldı. Ötüken bunu yaparsa başkası ne yapmazdı. Yüreği parçalandı. Çaresizdi. Dertleşeceği insan sayısı sınırlıydı. Teselliyi tütünde buldu. Normal zamanlarda dostların vefasızlığı insana fazla koymaz. Telafi etmenin bir yolunu bulur.
Fakat içeride… Çaresiz… Eli kolu bağlı… Ne yana dönsen dört duvar… Gökyüzü bile kafeslenmiş. Hangi yöne yürüsen duvara çarparsın. Kafesten farksız. Şairin dediği gibi; “Haberin var mı taş duvar? / Demir kapı, kör pencere / Yastığım, ranzam, zincirim / Uğruna ölümlere gidip geldiğim / Zulamdaki mahzun resim / Haberin var mı? / Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş / Karanfil kokuyor cigaram / Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…” Şartlar daha ağırdı. Görüşmeci yeşil soğan getiremezdi. 21. yüzyılda bir mahpus baharın geldiğini ancak takvimlerden anlayabilirdi. Ahmet Turan Alkan akşamın olduğunu, güneşin battığını bile saate bakarak bilebiliyordu.
Mevsimlerin değiştiğini çok yükseklerden geçen göçmen kuşlar söylüyordu. Turnalar ve leylekler hapishanenin üzerinde akşamın serinliğinde mahzun gönülleri selamlamadan geçiyordu. O an kim bilir kaç mahpus, özgürlüğe uçmak için bir göçmen kuş olmak istedi. Ahmet Turan Alkan’ın kanadı kırıktı. Göçmen kuş olsa da uçamazdı. Dostlarının vefasızlığı kolunu kanadını kırmıştı. “Gamdan…” dedi. Kaç kez “Buradan sağ çıkabilecek miyiz” diye sordu. Kimse bilmiyordu. Ülkeye tam bir kaos egemendi.
Suçlu ile suçsuzu ayırt etmek kolay değildi. Kurunun yanında yaş da yandı. At izi it izine karıştı. At iziymiş, yaşmış kimsenin umurunda değildi. Bu kadarı olamazdı.
Haksızlığa isyan etti. Dayanamadı, hislerini kamuoyuyla paylaştı; “Yazdıklarımla ve fikri duruşumla gurur duyuyorum. Yazdıklarımdan kesinlikle pişman değilim. İktidardan özür dilemedim ve dilemeyeceğim. Onun lütfuyla zindandan çıkmaktansa, onun zulmüyle hapis yatmayı tercih ediyorum. Benim için şereftir, iftihar kaynağıdır. Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım. Zalimden af dilemeyeceğim. Siyasetin memurlarına ‘n’oolur beni tahliye edin’ diye yalvarmayacağım…”.
‘Bu kadar ağır bir metne gerek var mıydı?’ diye sorulabilir. İçinde fırtınalar kopuyordu. Sağdan soldan Ankara’dan özür dilerse kapıların açılabileceği telkinleri geliyordu. Hem iç dünyasının yansıması hem telkinlere bir cevaptı. Karar duruşmasında iki duyguyu bir arada yaşadı. Yüksek ceza aldı ve tahliye edildi. 9 küsur yıl hiç az değildi. Nasılsa temyiz süreci vardı. Tahliye de edildiğine göre hüküm bozulurdu.
Fakat öyle olmadı. Yargıtay cezayı onadı. Ve ölüme giden yol başladı. Ne yapacaktı? Tekrar hapishaneye dönmek cehenneme düşmekten farksızdı. Yatarı az buz değildi. Yurtdışına gitmek onun harcında yoktu. İçeride kendisini yalnız bırakan vefasız dostları güya el uzattı. Bir özür mektubu yayınlarsa ‘onama kararının’ bozulacağını vaat edenlerden oldu. Ankara’dan özür dileyecekse bunca sıkıntıyı niye yaşamıştı. Siyaset erbabından özür onun yapabileceği şey değildi. Bir çıkmazdaydı. Arkadaş ve dost telkinine çevresinin tazyiki de eklendi.
Ne yapacağını şaşırdı. Bir yol bulamıyordu. Akıl ve vicdan sahibi gerçek dostlarına danıştı. “Zor ve müşkül bir hal… Kararı sen ver…” dendi. İstemeye istemeye ‘özür mektubunu’ yazmak zorunda kaldı. Karar bozuldu. Silivri riski ortadan kalktı. Fakat bu zillete nasıl katlanabilirdi. Anlamını yitiren bir hayata katlanmak mümkün mü? Kabuğuna çekildi. Zaten sosyal biri değildi. Eşi dostu kalmamıştı. Dışarıyla ilişkisini tümüyle kopardı. Odasına kapandı. Evi bir hapishane hücresi oldu. Yazmayı bıraktı, konuşmayı bıraktı. Kitaplarının dünyasında yaşamaya başladı.
Tabii buna yaşamak denirse… Sağlığı bozuldu. Aldırmadı. ‘Doktora bir görün… Durumun iyi değil’ telkinlerini elinin tersiyle itti. Böyle onursuz bir yaşam ona göre değildi. Bir bakıma kendini ölüme mahkum etti. Oysa hayatının en bereketli ve en üretken olacağı çağındaydı. ‘Sağ Yanım’ romanını yayınlayacak, yenilerini kaleme alacaktı. Silivri’de geçirdiği yılları, hapishane günlerini anlatacaktı. ‘İlla da özür mektubu’ diye diretenler ‘kurtarıcısı’ değil ‘katili’ oldu. Son günlerinde yüreği çok daralıyordu. Yorgun kalbi son vuruşlarını yapıyordu Hastaneye kaldırıldı. Makinaya bağlandı. Bir umut… 10 gün beklendi. Dünya sürgünü tamamlanmıştı.
İşte Ahmet Turan’ın kısa hikayesi… Çevresinden dinlediklerim, duyduklarım… Fırat gibi deli ve coşkun akacaktı. Yatağına kırgın gitti. Fotoğraf ve görüntülerini izledim, Bursa’da bir cami avlusunda bir avuç insan… Cenazesi de garip kaldı. Siyasilerden, eski hatırlı dost ve arkadaşlarından kimse yoktu. Ölümünde de yalnızdı. Sağ ve muhafazakar medyada doğru dürüstü haberi bile çıkmadı. Cenazesini de ademe mahkum ettiler. Kimi dostlarıysa daha fena, özür mektubu üzerinde tepindi.
“Bir garip ölmüş diyeler / Üç gün sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin…” Çağın gariplerinden biri oldu. “Ne mutlu o gariplere…” müjdesinin muhatabı da… Kıymeti ve değeri ne yaşarken bilindi ne de ölümünde. Ama tarih ve kader hakkını teslim edecek. Toplum 3 gün sonra duyacak… Ne kaybettiğini o zaman anlayacak. Ama iş işten geçmiş olacak. Ahmet Turan Alkan’ın hayatı bir dönemin özeti gibi… Bir yazıya sığması mümkün değil elbette. Henüz kitaplarından bile dem vuramadık.
Şimdilik onun şu satırlarıyla kendisini uğurlayalım derim, sonra tekrar döneriz; “Hüznü ve ızdırabı buruk bir tebessümle yıllarca aydınlık năsiyelerinde gezdiren insanlar… Onların her şeye rağmen yeterince vasıf kazanamamalarının vebali kimin üstüne yazılmalı; yabani ahlatın gölgesi bahçevanın fenine ve fendine galip gelmiştir; onlar meziyetlerine olduğu kadar zaaflarını da sahiplenecek derecede bir nefis selametine vasıl olmuşlardır.
Dehrin cilvesiyle dört bir tarafa savrulan o insanlar yıllar boyunca başının çaresine bakmayı bilmiş amelelikten müstahdemliğe, esnaflıktan bürokratlığa, öğretmenlikten sanatkarlığa kadar her şubede alnının akıyla kimselere yaslanmadan, ikbal ve iltimas beklemeden evine ekmek götürebilme saadetini yaşamıştır; Onlar sadece Allah’a minnet eden bir nesildir… Olsa olsa yıldızlarını çoktan söndürmüş bir gecede, seher yelinin keskin dağ yamaçlarına haykırdığı bir bozlağı andırır bu hikaye.
Sesi, geceyi, rüzgarı ve gökyüzünü yırtarak yayılan bir bozlak; kelimelerini arayan bir çığlık, kadrajını bulamamış bir enerji fırtınası, henüz neyle ifade edileceği bilinmeyen bir halet. Onların hikayesi henüz bitmedi “Yağmur yağarken kimin ağladığı, kimin güldüğü belli olmaz” diyen Frenk haklı; hükmü evvela tarihin vicdanı verecek, sonra da “Hesap günü” nün sahibi!”
Seni iyi bildik, mekanın Cennet olsun hocam…!





















