(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri kabul görmek. Bu ihtiyaç üzerine bilinçli bir plan yapmasak da düşünce, inanç ve eylemlerimiz bu temelde inşa oluyor. Kabul görmek ise içinde yaşadığımız toplumda hâkim olan değer yargılarına uygun yaşamaya bağlı.
Felsefenin en tartışmalı kavramlarından olan iyi ve kötüyü iyice çetrefil hâle getiren bir durum bu. Tarihsel ve kültürel bir arktan günümüze akan değer yargıları, içine düştüğümüz hayatta bizi buluyor ve şekillendiriyor. Şekillendirme sadece gündelik hayat deneyimlerimizi kapsamıyor, duygularımız da bu akışa göre renkleniyor.
Hayatın farklı güzergâhlarına uğrayıp farklı iyilik ve kötülük tablolarıyla karşılaştığımızda ise zihinsel inşamızı sorgulamaya başlıyoruz.
Mesela dünya toplumlarının çoğunluğu tarafından ötelenen intihar, bazı durumlarda, Japon toplumunda bir onur kurtarma resitaline dönüşüveriyor.
Biz modern dünyadaki kadınlar erkek lehine desteklenen çok eşliliği kadınların aşağılanması olarak değerlendirirken, çok eşliliğin yaygın olduğu Arap toplumlarındaki kadınlar “tek eşli bir evlilik çok zor değil mi?” deyiveriyor.
Öte yandan kadınların çok eşliliğinin desteklendiği bazı topluluklardan iki eşli bir kadının “iyi ki iki eşim varmış, kocamın biri öldü, diğeri olmasa hayatta yapayalnız ne yapardım?” dediğine şahit oluyoruz.
Bizim toplumumuzda, özellikle hiç evlenmeyen kadınlarda, evlilik dışı bir ilişki ahlâksızlık olarak algılanırken, dünyanın bazı bölgelerinde -mesela Filipinler’de- aileler on beş- on altı yaşındaki kızlarının erkek arkadaşıyla birlikte yaşamasını normal görüyor. Beraber yaşayan, bu beraberlikten çocuk sahibi olan çiftlerin resmen evlenmemesi onların saygınlığına leke sürmüyor.
Bu karşıtlıkları ve bunlara bağlı duygularımızı yazmak kolay da yaşamak zor. Basit bir gençlik aşkı yüzünden ailesinin namusuna leke sürmekle suçlanan ve bütün hayatı mahvedilen bir kadın, olup bitenin aslında ne kadar sıradan bir deneyim olduğunu gördüğünde iyiye ve kötüye dair ne düşünecek, bu kavramlara nasıl yaklaşacaktır?
…
Hayatımızda hazır bulduğumuz bu kültürel forma uygun davranıp toplum tarafından kabul görmeye çalışmayalım da ne yapalım? İnsanın aynı atmosferde yaşadığı, hele kendisine yurt duygusunu veren insanların gönlünde olmak önemlidir. Gönüllerden kovulmak, yurttan kovulmak gibidir çünkü. Hangimiz isteriz bunu?
Fakat işin başka bir tarafı daha var. Asıl mesele sanırım kendimizi yurdumuzda hissettiren kişilerin bize gerçek anlamda yurt olup olmadıklarıdır. Hayatın normal akışında bunu anlamanın yolu pek yoktur; çünkü -adı üstünde normal akış- bu akışta karşılıklı menfaatimize dokunan şeyler pek şiddetli tezahür etmez. Göz yumduğumuz veya taşıdığımız fazlalıklar bizi yormaz, yorsa da buna değdiğini düşünürüz.
Halbuki hayatın rüzgârı hiç alışılmadık ve beklemediğimiz bir şiddette estiğinde durum değişir. Böğründe sarsıldığımız fırtına geçinceye kadar elimizde olmadan gözümüzü kapatırız, fırtına hız kesip gözümüzü açtığımızda bizi sıcacık saran yurdumuzun da harabeye dönüştüğünü görürüz. Tam bir harabedir içinde yapayalnız kaldığımız tablo.
…
Yurdum bildiğim o kadar çok insan vardı ki, “dost sayısı bir elin parmaklarını geçemez” diyenlere içimden acır, dost ve memleket zengini olduğumu düşünürdüm.
Hayat rüzgârı öldürücü bir fırtınaya dönüştükten sonra ıpıssız bir vahada, hâline acıdığım insanlar gibi buldum kendimi. Ağlayıp sızlamak, gönlümdeki hicranı dillendirmek tarzım değildir; dolayısıyla bu çölü ekip biçmeye, etrafımı yeniden yeşertmeye durdum. Böylece gurbetin söylendiği kadar kötü bir şey olmadığını anladım. Bu, sevdiklerinden uzaklık değildi; sevdiklerimin tam anlamıyla bir illüzyon figürü olduğunu anlamanın gurbetiydi. Olmayan dostlardan veya yurttan ayrılık acısı çekemezsiniz. Bu acı, gerçeklere ve kendiliğine uyanmanın acısıdır ki, bunu gurbet ve kötü olarak betimlemek hakikate karşı haksızlıktır, çünkü bu durum tam anlamıyla yeni bir vuslat ve iyiliktir.
Vuslatın bizi götürdüğü yer gerçeklerdir; gerçek ne kadar acı olursa olsun verdiği aydınlık, perdelendiği yalanlardan üstündür. Hem de karşılaştırma kabul etmeyecek kadar.
…
Kendime ve hayata yaptığım bir telkin var: Gerçek, olduğun şekilde bana görün…
Bundan sonra bilincimin karanlık koridorlarına saldığım şu soru yükseliyor içimden: Bildiğim, ancak bilmeyi, olmayı, alıp kabul etmeyi reddettiğim veya görmezden geldiğim bilgi nedir?
Bu telkin ve ritüellere devam ediyorum, çünkü kendisinden kaçan kişinin bulabileceği bir marifet yoktur, olamaz.






















