(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Gönül denilen şey, kuralların pek geçerli olmadığı insani bir hâli işaretler. Âşıklar için söylenen “gönül ferman dinlemez” sözü boşuna söylenmemiştir. Fakat üstünde birkaç kelam etmek istediğim gönül, aşka ev sahipliği yapan hâle dair değil.
Dilimizde “Gönlü hoş etmek” diye bir deyiş vardır. Birbirimizle yardımlaşmak, birileri tarafından anlaşıldığımızı hissetmek ve zor anlarımızda desteklenmek gönlümüzü hoş eder. Gönlümüzü hoş eden şeylerin aşkı çağırması gerekmez. Bizi çok iyi anlayan, dar vaktimizde yanımızda olan, elini hep üstümüzde hissettiğimiz birini karşı cinse atfedilen gönül ilişkisi içinde hiç düşünemeyebiliriz. Olmadı mı olmaz, bu konuda insan ne zora gelir ne muhatabını zorlayabilir.
Aşk denilen şey, Shekspear’in dediği gibi, kördür. (Love is blind.) Fakat aşkın bu etkisi devamlı değildir. Hatta aşkın belki de en önemli özelliği günün birinde bitecek olmasıdır. Birini sevme sarhoşluğu geçip göz maşuka açıldıktan sonra sevgi ve anlaşma devam edebiliyorsa, ilişki de devam eder. Yoksa yok, aşk insanın gönlüne çarpıp geçip gider de “bu kişiye nasıl oldu da âşık oldum” dedirtir insana.
Gönül dediğim şeyi tam olarak hangi duyguyla ve hâlle tasvir edebileceğimi bilemiyorum aslında. Aşk, dostluk ve arkadaşlıkla tanımlanamıyorsa, gönlü hoş eden veya gönlü darda bırakan kişilerle ilgili hangi duygunun içindeyizdir? Bunu bilemiyorum, fakat gönlün zannettiğimizden çok daha kapsamlı uzantıları olduğunu düşünüyorum.
İnsan dediğimiz şey, kalbine yüce rabbin sığdığı varlık. Mutasavvıfların ifadelerine göre de kâinatın ziplenmiş hâli. İnsan öyle bir çekirdek ki, uygun toprağa ekilirse her zerresinden bin bahar doğurur. İşte böyle bir varlık olmanın karmaşasını kendimce hissettiğimden, kavramları kullanırken zorlanıyorum. Böyle bir varlığın gönlü, çoğu zaman kendi iradesinin dışında işliyor. Aşktan söz etmiyorum; gönlün, kendisine herhangi bir şekilde dokunarak herhangi bir şekilde sarsan kişiye/ kişilere karşı olduğu hâlden bahsetmeye cüret ediyorum.
İnsanı boğan bir karanlığın aydınlanması, ruhu sarmalayan prangaların çözülmesi kolay değildir. Böylesine zorda kalmış bir gönlü, gönülde ısınmayan hâller, sözler veya parıltılı şiirler aydınlatamaz. Böyle bir gönle ancak kalbin sıcaklığında ve samimiyetinde yakılan bir mum ışığı ulaşabilir, kâinatı içinde taşıyan o kutsal çekirdeği neşvelendirebilir. Mum, adı üstünde, sadece bir mumdur ve uzun ömürlü değildir. Ancak böylesi bir mumun ışığı insanın içine öyle nakşolur ki, mum sönüp gittiğinde bile insanın bünyesinde sessiz ve derinden işler durur. Çünkü marifet mumun yapısında veya verdiği ışıkta değil, onu yakan gönlün ve muhatabının mütekabiliyetinde, samimiyetinde ve enginliğindedir. Mum sadece böyle bir uygunlukta bu işleve bürünür. Böyle bir etkinin ulaştığı ıssız ve kimsesiz gönül, olur ya, onu kazıyıp çıkarmak istese ve bunun için üstüne kamyon yükü molozlar dökse de bu ışığı söndüremez. Veren de alan da sahiciliğin sonsuzluğundan uçlanmıştır çünkü. Böylesi bir aydınlanma ve aydınlatma, bizzat ve kasten olmaz zaten, olursa olmuştur. Ve böylesinin misli her köşe başında bulunmaz. Bu yüzden onu bünyeden atma çaresi yok gibidir; o unutulmaz ve misli bulunmaz.
Dostoyevski’nin “insancıklar” dediği bizlerin gönlün hâlleri karşısında çaresiz kaldığı başka durumlar da var. Kendisini sıklıkla olmadığı zirvelerde gören insancıkların kimsesizlikten donduğu kesif anlar vardır mesela. Bu soğukluğun etkisini ölçebilen bilimsel ölçütler var mıdır, bence yoktur. Akdenizli bir yörük kızı olarak kutup soğuklarını tahayyül etmem imkânsız. Fakat görebildiğim kadarıyla, kutup soğuklarında deriden yapılmış bir çadırda yaşama yolunu bulmuş insanlar. Öyle ya, en önemli özelliğimiz içinde bulunduğumuz durumlara uyum sağlama kabiliyetimiz. Kimsesizlik ve anlaşılmazlık kutuplarına hapsolmuş birine, tıpkı önceki örnekteki gibi, sahici bir insan nefesi baharı bahşedebilir, o mevsimden geçmeye yardım edebilir. Temel şart, bir kere daha sahiciliktir.
Zamanın birinde hâlden anlamayan bir insan grubunun içinde yapayalnız ve çaresiz hissettiğim, üşümekten kaskatı kesildiğim bir dönemde, samimi bir gönlün “üzülme” sözüyle içime bahar inmişti. Aslında emir kipiyle söylenmiş gibi görünen bu tek kelimelik cümleye öyle bir anlam yüklenmişti ki, erbabı o anlamla bir kitap çıkarır. Aradan yıllar geçse de o baharın esintisini hiç unutmadım, onu üfleyenin hatırı ise bende bakidir. Aslında içinde baharı taşıyan kişiler etrafa saldığı bu etkiden habersizdir; o kişinin bendeki yerinin farkında olmadığı gibi. Farkında olmamak çoğu zaman böyle muhteşemdir işte.
Bu dönemde sanırım büyük çoğunluğumuz üşüyoruz. Üşümeyi, sevgili Latife Tekin’in kullandığı anlamda kullanmıyorum fark ettiğiniz gibi. Üşüyen kadınların eylemselliğine ve yaratıcılığına vurgu yapar sevgili kız kardeşim ve kadınları üşümeye teşvik eder. Fakat ben bu denemede üşüyen insanların çaresizliğine ve gönül yorgunluğuna işaret ediyorum.
…
Her zaman olduğu gibi karanlık ve üşümek gibi olumsuz kavramlardan pek tercih edilmeyen yollara sapacağım. Dostluk ne kadar güven verir ve hayatı aydınlatırsa, düşmanlık o kadar korkutur ve hayatı karartır. Ne var ki bunların insana sağladığı büyük faydalar vardır. Nietzsche benzer bir karanlığın içinden seslenerek “Öldürmeyen acı insanı güçlendirir” diyordu. Bu çok doğru. Toplum tarafından kabul görmemek ve en sevdikleri tarafından yalnız bırakılmanın -travma etkisi bir yana- insanı adeta tanrısallaştıran yanları vardır. Yıllar önce hayatımın ve kalbimin merkezinde olan bir sevdiğim, onaylamadığı bir davranışım sebebiyle “böyle yapacağına intihar etsen daha iyiydi” demişti. Bu sözü duyduğumda bünyemdeki boşalmayı ve aynı anda hissettiğim özgürleşmeyi tarif edemem. Sevdiğim zaten sevildiğim değilmiş, hayatımın merkezinde olanın hayatının en kıyısında bir yerdeymişim veya o kadar bile değilmiş yerim onun nezdinde. Bunu anlamak ve o sevginin kapladığı alandan özgürleşmek az şey değildir.
Bu kadar ağır olmasa da benzer karşılaşmalar yaşadım, hem de çok sayıda. Yıllarca sevgi pıtırcığı olarak yaşamanın beni iyi ve özgür insan hâline getirdiğini düşünürken yanılmışım galiba. Sevilmemenin açtığı alan belki çok daha özgürleştirici. Çünkü kaybetme korkusundan çıkıyor insan. Bizi aşağılara çeken, kendiliğimizden uzaklaştıran, hatta kendimizden bambaşka birine dönüştüren temel faktörlerden biri kaybetme korkusu değil midir? Bu bağlamda kaybetme korkusundan kurtulmak, kendiliğine dönebilmek ve özgürleşmek anlamına gelmez mi?
Haydi dostlar, hep birlikte sevilmemenin ve kabul görmemenin tadını çıkarabiliriz!
Tadını çıkaralım ve kırgın gönlümüzü bu sefer hoş edelim.






















