(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bütün zamanların değişmeyen sorusu sanırım şu: Biz ne ara bu hâle geldik?
Bu soruyu duymadan büyüyenimiz veya mevcut düzenden şikâyet etmeyenimiz var mıdır? İçindeyken farkında olmadığımız güzellikler ancak kaybolduktan sonra kıymet bulur ve neredeyse ulaşılması imkânsız bir ütopyaya dönüşür.
İletişim araçlarının takip edemediğimiz bir hızla güçlenmesinden ve yayılmasından sonra bu durum katlanarak büyüyor. Eskinin sandık diplerinde saklanan fotoğraf albümleri artık tarihe karıştı. Çocukluğumuzun siyah beyaz büyüsü bozulalı çok oldu, sinemalar betondan yapılmış mekânlara dönüştü. Asfaltı kırık dar sokaklarımızda “Alo, dikkat dikkat! Bu akşam Yazlık Kaplan Sineması muhteşem bir filmle size kapılarını açıyor. Başrollerde Türkan Şoray, Ediz Hun…” diye çığıran sesler artık tarihin duygusal hafızasında kilitli kaldı.
İletişim araçlarının mütevazı bir hızla kendine yer bulduğu çocukluğumuzda, kimsenin el süremediği hayallerimiz vardı. Seyrettiğimiz filmlerin ve okuduğumuz kitapların hayal dünyamıza o büyülü temasından sonra rejisör artık biz olurduk. Nasıl çekildiğine akıl sır erdiremediğimiz filmlerin kahramanları mavi göklerimizin parlak yıldızlarıydı. Bize göre onlar rol yapmıyor, yer aldıkları filmlerde kendi hayatlarını yaşıyorlardı. Bu yüzden başrol oyuncuları hep en masum ve en güzel, kötü karakterler ise yanından kaçılması gerekendi. Zaten ağaç gövdeleriyle sarmaş dolaş olduğumuz, bahçelerde biten yeşilliklerin üstünde yuvarlandığımız için doğa bizimle, bizden biriydi. İyi ve kötü ise romanlarda ve filmlerde tanıştığımız insan hikayelerinden içimize süzülenlerdi.
Şimdi ise durum farklı. Kitap kokusundan cezbeye kapıldığımız kütüphaneler tam olarak tarihe karışmasa da ortada görünmüyorlar artık. İhtiyaç duyduğumuz kitaplar, bilimsel kaynaklar sadece bir tık ötemizde. Sinemalar ise kendi kabuğuna çekileli çok oldu. Fotoğraf çekinme özel bir etkinlik olmaktan çoktan çıktı. İsteyen her gün bir albüm dolusu fotoğraf, dahası özel metrajlı video üretebiliyor. Kendi çektiği filmlerde kimi isterse seyrediyor; kendisini, sevdiklerini, sevmediklerini, doğayı, sokaktaki insan manzaralarını.
Bizi bilgiye götüren uzun yollar kısaldı; artık ulaşılamayan bilgi yok gibi. Yapay Zekâ en bilge kişi olarak artık yanı başımızda. Danışmak için bir bilen aradığımız devri ne kadar da çabuk geçtik. Kendi zekamıza ve yaratım gücümüze olan güveni ne kadar da kolay kaybettik.
…
İşin başka bir tarafı daha var. Gün geçmiyor ki hayvanlara eziyet edildiği, yeni doğanlara şiddet uygulandığı, yaşlıların ve kadınların hayattan koparıldığı görüntüler düşüyor önümüze. “Biz ne ara bu hâle geldik?” sorusu en çok bu sahneleri gördükten sonra soruluyor.
Belki de işin can alıcı yanı daha farklıdır; önümüze düşen bu görüntüler gerçekten yeni çağın ürünü mü?
Eskinin dışarıda çalışıp para kazanmayan, evde çocuk büyüten kadınları çocuklarını masallarda olduğu gibi sonsuz bir şefkat ve merhametle mi büyütüyordu?
Çocukların baş belası -masallarda olduğu gibi- hep üvey anneler veya üvey babalar mıydı?
Kültürümüzün ulvi köklerinden beslenen eski insanlar koyun ve kuzularını yanık türkülerle güdüyor, evindeki hayvanı aç kalmasın diye daha mı az yiyordu? Analar ve atalar her hâl ve durumda baş tacı mıydı?
Kitle iletişim araçları, televizyon, internet, sosyal medya cangılı ortaya çıkmadan çocuklarımız güvende miydi? Kız erkek ayırımı olmadan, çocuklarımızı henüz Epstein diye bir örgüte kaptırmadan, kent soylu ailelerden dağ başındaki kulübelere kadar, çocuklarımız kendi yakınlarının, aile fertlerinin tecavüzünden ve şiddetinden masun ve mahfuz muydu?
Annesine kuma olan kız çocukları, babasına eşini kaptıran yağız delikanlılar sapkın kavimlerin deneyimleriydi de oradan bugüne mi transfer oldular?
Yoksa yok olasıca internet gelip bütün soysuzlukları ve yolsuzlukları gündelik hayatın derinliklerinden günümüze mi taşıdı?
…
1999 depreminde malûm adadan (Jeffrey Epstein’in “karargâh” gibi kullandığı ada: Little Saint James) depremde darmadağın olan kente (Kocaeli/ Gölcük) en az altı uçak geldiği söyleniyor.
6 Şubat 2023 deprem felaketinde ise on şehrimizin sınırlarının kimler tarafından nasıl yağmalandığı henüz bilinmiyor. Göçük altında kalmadığından emin olunan sayısı belli olmayan kayıp yavrularımız…
Sahi ne ara bu hâle mi geldik?
İnsanlık dediğimiz bu müphem hâl çok da bir yerden bir yere taşınmış sayılmaz. İnsanlık insan varlıklarının bireysel kararlarıyla bir renge boyanıyor, herkes kendisine düşeni ve kendisine yakıştırdığını yapıyor. Bu yeni bir tutum değil. İnsanın özü hep böyle temayüz etmiş ve ediyor. Sadece araçlar farklılaşıyor işte. En önemlisi ise artık saklanacak yer yok. Yerin dibine soktuğunuz teknoloji sayesinde, ustalıkla gizlediğinizi düşündüğünüz veya inanılmaz bir kendine güven ve cesaretle eyledikleriniz, önünde sonunda ifşa oluyor. Konu bu kadar açık.
Değerler değişmez; değişen, değerlere dair yargılar(ımız)dır. Bu yüzden iyi ve kötü hakkında tartışmaya girmenin -tıpkı eskiden olduğu gibi- bizi götüreceği bir sahil pek yoktur. Sanırım insan olarak bizlerin sahipleneceği, kendisinin kılacağı değerleri -ne olursa olsun ne yaşarsak yaşayalım- korumak, kendimizi iyi hissetmenin, kendimizle ittifak hâlinde olmanın ve ittifak hâlinde kalmanın iyi bir yolu.
Kendimizle ittifakımızın bozulması ise asıl kıyametimiz. İnsanın -aynayı bırakın- kendi içine çekincesizce bakabilmesi, kendisine söylediği yalanlarla yüzleşebilmesi, saklandığı sindiği delikleri kısmen de olsa keşfedebilmesi sanırım bu ittifakla mümkündür.
Bu ittifakı bozabilecek, hatta bunu bize dayatan korkunç bir dönemden geçiyoruz. Bugüne kadar hiç düşünmediğimizi düşündüğümüz, hiç hissetmediğimizi hissettiğimiz, kendimizi çizginin tam ucunda gördüğümüz hadiseler bizi köşeye kıstırıyor. Bu köşeye sıkışmışlık insanı çaresiz bırakır gibi olsa da mutlak çaresizlik olmayacağına duyduğumuz güven, kendimize ve hayata dair umutlarımızı koruyor.
























