(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Bir çocuk düşünün…
Ayakkabılarının bağcıklarını bağlamayı yeni öğrenmiş. Kalemi bazen yanlış tutuyor. Çantası kendisinden büyük. Okulun ilk günü annesinin elini bırakırken gözleri dolmuş. …ve sınıf içinde, anlamlı arayışlar… …kendisi fark edilmeyi beklediği bir çift gözün derinliğinde ki sıcak bir yüreğe, sığınma telaşı yaşıyor…
…ve zaman; saklanmaya değer anıları hediye ederek geçiyor işte…
Çocuk biraz büyümüştür. Okumayı, yazmayı öğrenmiştir. Arkadaşlar edinmiş, hatalar yapmış, kırılmış, barışmış, hüzünlenmiş, mutluluktan gözyaşları döktüğü zamanlar olmuştur… Başarmanın mutluluğunu, başarısızlığın deneyimlenen bir öğreti olduğunu fark etmiştir. Çocuk, sadece ders görmemiş; hayatı tanımaya başlamıştır.
Sonra bir gün geliyor…
“Mezuniyet zamanı” deniliyor.
Aslında kutlanan şey bir sınıfın bitmesi değildir. Kutlanan şey, bir çocuğun biraz daha büyümesidir. Hayata değer katacak bir karakterin yücelmesidir. Belki de bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, mezuniyet törenlerinin değerlendirilmesi de, daha bir anlamlı değere kavuşmuş olacaktır.
Çünkü çocukların emeklerinin fark edilmesini sağlar. Kendilerini önemli hissetmelerine katkı sunar. Arkadaşlarıyla birlikte unutamayacakları anılar biriktirmelerine fırsat verir. Her insan gibi, çocukların da alkışlanmaya, takdir edilmeye ve başarılarının görünür olmasına ihtiyaçları vardır. Bu anlamlı günde, kendilerini takip eden gözler kadar, kendilerine taht kurulmuş yüreklerde de var olma bilincine erişirler. …ve verilen nice emeklere alkış tuttukları kadar, kendilerinin nasıl bir yükselen değer olduklarının da bilinciyle, yaşamlarına yön verdikleri bir zaman yaşarlar.
Ancak son yıllarda, bazı mezuniyet törenlerine baktığımızda insanın aklına şu soru gelmiyor değil?
Gerçekten çocukları mı kutluyoruz, yoksa organizasyonları mı?
Bir zamanlar, okul bahçesinde yapılan mütevazı törenler vardı. Öğretmenler konuşur, öğrenciler şiir okur, aileler gururla izlerdi. Belki gösteriş yoktu ama samimiyet vardı. Belki ışık sistemleri yoktu ama gözlerde ışık vardı. …farklı karakterlerden, aynı renkte gözyaşları akardı…
Şimdi ise, bazen öyle manzaralarla karşılaşıyoruz ki mezuniyet töreni ile düğün organizasyonu arasındaki farkı anlamakta zorlanıyoruz…
Pahalı salonlar…
Yüksek ücretler…
Gösterişli kıyafetler…
Bitmek bilmeyen fotoğraf çekimleri…
Ve çoğu zaman unutulan asıl kahramanlar:
Çocuklar…
Daha da düşündürücü olan ise, bütün öğrencilerin bu organizasyonların içinde yer alamamasıdır.
Bir sınıfta, bazı öğrenciler mezuniyet gecesine katılırken, bazıları ekonomik sebeplerle katılamıyorsa, orada sadece bir etkinlik eksikliği yaşanmıyordur. Orada görünmeyen bir yara oluşuyordur. Çünkü çocuklar her şeyi hisseder.
Belki söylemezler…
Belki belli etmezler…
Ama hissederler…
Arkadaşlarının fotoğraflarına bakarken hissederler.
Sosyal medyada paylaşılan görüntüleri izlerken hissederler.
Ertesi gün okulda anlatılan hatıraları dinlerken hissederler.
Ve bazen bir çocuğun kalbinde oluşan o sessiz eksiklik duygusu, hiçbir fotoğraf karesine yansımaz. …kendi içinde, fırtınaların yuttuğu bir çocukluk masalı eskir…
Eğitim, çocuklar arasında görünmez duvarlar örmek için değil; o duvarları kaldırmak için vardır.
Bir başka mesele de, mezuniyet günü programlarının içeriğidir.
Çocuklar için hazırlanan bazı mezuniyet gecelerinde kullanılan müziklere, sahne gösterilerine veya sunulan içeriklere baktığımızda insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Burada gerçekten eğitim nerede?
Bir yıl boyunca öğrencilere nezaket anlatıyoruz. Saygı, edep, kültür, değerler, vefa, sevgi, erdem, ve daha nice güzel şey…
Oysa yitik bir gecenin gürültüleri arasında, onların yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan içerikleri eğlence adı altında önlerine koyabiliyoruz. Oysa çocuk eğitimi bir bütündür. Sınıfta verilen mesajla, sahnede verilen mesajın birbirini tamamlaması bilinciyle davranışlar sergilemeli ve rol model olmalıyız. Çünkü çocuklar sadece dinleyerek değil, görerek de öğrenirler.
Belki de asıl konuşmamız gereken şey şudur:
Nasıl bir mezuniyet töreni, çocukların gelişimine katkı sağlar?
Düşünün…
Bir öğrenci, çıkıp arkadaşları adına duygu dolu bir konuşma yapıyor.
Bir öğretmen, yılların tecrübesiyle öğrencilerine son tavsiyelerini veriyor.
Veliler, çocuklarının büyüme yolculuğunu anlatıyor.
Çocuklar, tiyatro gösterileri hazırlıyor.
Şiirler okunuyor.
Müzikler kültürel değerlerle buluşuyor.
Bir teşekkür köşesi hazırlanıyor.
Öğrenciler öğretmenlerine çiçek verirken, sadece bir buket değil, minnet duygularını sunuyorlar. …ve kalp kalbe sarılmalar…
İşte böyle bir gece sadece eğlence değil, aynı zamanda eğitim olur.
Çünkü eğitim bazen bir matematik dersinde, bazen bir kitap sayfasında, bazen de bir veda anında gerçekleşir. Bugün dönüp kendi hayatımıza baktığımızda, çoğumuz ilkokulda hangi yemeği yediğimizi hatırlamıyoruz. Ama bize güvenen öğretmenimizi hatırlıyoruz. İlk alkışımızı hatırlıyoruz. Sahneye çıkarken yaşadığımız heyecanı hatırlıyoruz.
Unutulmamalıdır ki; insanın hafızasında kalan şey organizasyonun büyüklüğü değil, duygunun büyüklüğüdür.
Belki de artık mezuniyet törenlerine şu gözle bakmalıyız:
Çocuklarımız bu geceden dönerken, yanlarında ne götürüyorlar?
Birkaç saatlik eğlence?
Yüzlerce fotoğraf?
Yoksa hayat boyu taşıyacakları değerli hatıralar mı?
Mezuniyet günü, aslında bir vedadan çok daha fazlasıdır.
Bir öğretmenin emeğinin görünür olduğu andır.
Bir velinin yıllarca verdiği mücadelenin karşılığıdır.
Bir çocuğun büyüdüğünü ilk kez fark ettiği dönüm noktasıdır.
Ve unutmayalım…
Kep havaya yalnızca birkaç saniyeliğine kalkar. Alkışlar birkaç dakika sonra susar.
Müzikler sona erer. Salonlar boşalır. Fotoğraflar zamanla eski albümlerin arasında kalır.
Ama bir çocuğun kalbine bırakılan değer, ona hissettirilen aidiyet ve geleceğe dair verilen umut; yıllar geçse de yaşamaya devam eder.
Asıl mesele kepin ne kadar yükseğe fırlatıldığı değildir.
Asıl mesele, o gece çocuklarımızın gönlüne ne kadar değer bırakabildiğimizdir.























