(The Turkish Post) – ESAT AYTAN
Bir akşam yemeği düşünün…
Masa en güzel haliyle kurulmuş… Çorbanın buharı hâlâ tüterken, herkes yerini almış ama sofrada tuhaf bir sessizlik var. Neşeli seslerin yerini iç fısıltılar, aydınlık gözlerin yerini dalgın bakışlar almış… Baba elindeki telefondan gözünü ayıramıyor. Anne günün yorgunluğunu birkaç dakikalığına unutmak ister gibi dalıp gidiyor bir boş çerçeveye… Çocuk ise önündeki tabağa değil, avuçlarının arasındaki küçük dünyaya bakıyor…
Aynı masadalar ama aynı anda değiller.
Aynı evdeler ama aynı hayatın içinde değiller artık.
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı tam burada başlıyor.
Eskiden evlerin içinde çocuk sesleri vardı. Büyüklerin kocaman yüreğinde, cıvıl cıvıl çocukluklar… Koridordan koşarak gelen ayak sesleri, aynı soruya defalarca farklı cevaplar vermek için kurulan heyecanlı cümleler, durmadan konuşan çocuklar… Çünkü çocuklar bilirdi… Çocuk anlatıyorsa, biri onu dinliyordur. Bir çocuk için dünyanın en güvenli yeri, sesinin karşılık bulduğu yerdir. Hele ki, bakışlarda kendi suretini keşfetmişse çocuk, hayatın en güçlü kahramanıydı… Çünkü, en sevdiğinde, en güzel haldi…
Şimdi ise birçok evde cümleler kısaldı.
“Okul nasıldı?”
“İyi.”
“Bir şey oldu mu?”
“Yok.”
…ve fiziksel yakınlık yanında ruhsal uzaklaşmalar… Kendi köşelerinde ayrı dünyalar…
Oysa oluyor…
Hem de çocukların küçücük kalplerine ağır gelen çok şey oluyor.
Kırılıyorlar. Yoruluyorlar. Kaygılanıyorlar. Bazen arkadaşlarının içinde yalnız hissediyorlar, bazen başarılarının içinde kayboluyorlar. Ama bir süre sonra şunu öğreniyorlar: “Kimsenin gerçekten vakti yok.” İşte insanı en çok da bu sessizlik yoruyor.
Bugün anne-babalar, çocukları için hiç olmadığı kadar çabalıyor aslında. Daha iyi okullarda okusunlar, eksikleri olmasın, güçlü bireyler olsunlar istiyorlar. Kimse kötü anne-baba olmak istemiyor. Ama hayatın hızı bazen sevgiyi bile aceleye getiriyor. Aynı evin içinde, birbirimizi görmeden günleri tüketiyoruz.
Bir çocuğun odasına girip sadece “Dersin bitti mi?” diye soruyoruz çoğu zaman.
Ama bazen asıl sorulması gereken asıl soru unutuluyor:
“İçin nasıl?”
Çünkü çocuk dediğimiz, yalnızca büyüyen bir beden değildir.
Çocuk, anlaşılmayı bekleyen bir ruhtur aynı zamanda.
Bugünün çocukları, birçok şeye sahip ama içlerinde tarif edemedikleri bir eksiklik taşıyorlar. Belki de bu yüzden artık bazı çocuklar saatlerce ekran karşısında kalıyor. Çünkü ekranlar yargılamıyor. Ekranlar acele etmiyor. Ekranlar “Şimdi değil.” demiyor.
Oysa hiçbir ekran, bir annenin gerçekten dinleyen bakışının yerini tutamaz.
Hiçbir uygulama, babanın omza bıraktığı güven hissini veremez.
Çocuk bazen oyuncak istemez aslında…
Birlikte geçirilen on dakika ister…
Yarım bırakılmadan dinlenmek ister…
Konuşurken gözlerinin içine bakılmasını ister…
Çünkü insan, değer verdiği insanların yanında görünmez olduğunda yorulur.
Öğretmenler bunu sınıflarda çok net hissediyorlar artık. Eskisi kadar gülmeyen çocuklar var. Dalıp giden bakışlar, çabuk öfkelenen ya da tamamen içine kapanan öğrenciler… Bazı çocuklar dikkat çekmek için bağırıyor, bazıları ise fark edilmemek için sessizleşiyor.
Ve çoğu zaman, en çok yardıma ihtiyacı olanlar, sessiz kalanlar oluyor.
Bir başka yorgunluk da başarı baskısında büyüyor. Daha ilkokul çağında kaygıyla tanışan çocuklar var artık. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan küçük insanlar… Testler, kurslar, ödevler, beklentiler… Çocukluk bazen fark edilmeden çocuğun elinden kayıp gidiyor…
Oysa çocukluk; biraz da koşmak, zaman zaman düşmek, hayal ettiğince yaşamak, dans etmek, şarkı söylemek, taklit etmek, kahkahalar içinde kalmak, deneyimleyeceği hatalar yapmak, sevilmek, şefkat görmek, merhamet kucağında okşanmak… …ve …ve …ve dahasıdır.
Şimdi birçok çocuk, hayal kurmaktan önce “yetişmeye” çalışıyor.
Belki de bu yüzden evlerimizin içinde yeniden küçük şeyleri büyütmemiz gerekiyor. Birlikte içilen çayın kıymetini… Televizyon kapalıyken edilen sohbetleri… Çocuğun anlattığı önemsiz gibi görünen bir olayı dikkatle dinlemeyi…
Çünkü çocuk için “önemsiz” diye bir şey yoktur.
Onun anlattığı şey küçük olabilir ama hissi büyüktür.
Bir gün büyüyecekler.
Kapıları daha az çalacaklar. Sofraya daha seyrek oturacaklar. Belki bir akşam odaları toplanmış ama içi boş olacaktır. En çokta, duvarlar tertemiz olacak ama duvara resmedilen iç dünyalarını yansıttıkları yerler boş kalmış olacak… İşte o zaman insan anlıyor; çocuk büyütmenin aslında sadece ihtiyaç karşılamak olmadığını… Mükemmel kurallarla, kusursuz hayatlar olmayacağını… Büyütmeye çalıştıkları çocukların, küçük dünyalarını özler olacaklarını…
Bir çocuğun hafızasında en çok ne kalır biliyor musunuz?
En pahalı oyuncaklar değil…
En iyi okullar da değil…
Birlikte gülünmüş bir akşam…
Başını omza yaslayabildiği güven duygusu…
Ve tam kırıldığı anda duyduğu o cümle…
“Anlat bakalım… Seni gerçekten dinliyorum.”
Belki de çocukların bugün bizden en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak bu:
Duyulmak.
Görülmek.
Ve hiçbir başarı şartına bağlanmadan sevildiğini hissetmek…
Çünkü bazı çocuklar usulca büyürken, içlerinde sessizce kayboluyorlar.
Ve bazen bir çocuğu hayata yeniden bağlayan şey; büyük çözümler değil, zamanında kurulmuş küçük ama samimi bir bağ oluyor…
…zaman kaybetmeksizin, usulca, küçük dünyalarında, kendi renklerinde varlığınızı kalplerine hissettirin…
… gözlerinde kendi suretlerinizle tebessüm ederken, yüreklerinde kendi sıcaklığınızla sevgi sarmalında şefkatlice buluşmalara yer verin…






















