(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Kur’an-ı Kerim ve tarihi tatbikatımız bize mülteci-muhacir sorununu kökten çözmeye yetecek parametreler vermektedir. Tevbe suresinin 60. ayetinde zekatın harcanma kalemlerinden biri bugün hepimizin içini yakan “mülteciler”dir:
“Sadakalar, -Allah’tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (9/60.)
Savaş, çatışma, terör, yoksulluk, kan davası ve başka sebeplerle yerinden yurdundan olmuş insanlar ayetin zikrettiği “ibn-i sebil” yani “yolda kalmış” kimselerdir. Afganistan’dan Suriye’ye, Irak’tan Libya’ya yüzbinlerce insan yollara dökülmüş olup denizlerde boğuluyor, ıssız vadilerde ölüyor, şehrin kaldırımlarında dileniyor, ırkçı faşistler tarafından itilip kakılıyorlar. Nisab miktarı kadar parası olanlar bir araya gelip zekat, infak, fitre, fidye ve tasadduklarını bunlara harcamalıdırlar. Buna yardım kuruluşları ve sahiden hükümet dışı çalışan STK’lar öncülük edebilir.
Elbette bu geçici bir tedbirdir. Asıl kalıcı olan Daru’l İslam’ın neresinde olursa olsun, tabii kaynaklardan sağlanacak fonların mültecilere ve diğer yoksullara harcanmasıdır. Bir konuşmasında İmam Humeyni şöyle demişti: “İran petrollerinde dünyadaki bütün Müslümanların hakkı var.” Bu sözün altı boş değildir. Iran Sasani İmparotluğuna son veren Kadisiyye Savaşı (m. 636) sonrasında Hz. Ömer, ayet ve sünnetteki tatbikata rağmen güç kullanılarak fethedilen Sevad arazisini askerler arasında dağıtmayıp mülkiyetini Beytü’l mal’a, intifa ve tasarruf hakkını eski sahiplerine bırakıp “fey” statüsünde kullandı. Birçok sahabinin itirazına rağmen Hz. Ali de, halifeye destek verdi (Geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Hz. Ömer’in Toprak Siyaseti ve İslam, Düşünce Dergisi, III. Cilt, Nisan-1978, Sayı: 1, s. 9-27. Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet içinde, Asr-ı Saadet’te Toprak Hukukunun Teşekkülü ve Hz. Ömer’in Toprak Siyaseti, Beyan y. 2006-İstanbul, III, 289-318).
Hz. Ömer’in içtihadına mesnet teşkil eden maksat şuydu ki, eğer toprakları mülk olarak dağıtsaydı bir iki nesil sonra eski Bizans derebeylik sistemi İslami renge bürünüp hortlayacak, bu sefer Müslümanlar derebeyi olacaktı. Halife, bununla da yetinmeyip şu hükmü getirdi: “Ben bütün Müslümanların, hatta Kuda’da çobanlık yapanların bile bu topraklarda ortak olduğunu düşünüyorum.” Hz. Ömer’in içtihadına göre özel mülk hariç, İslam dünyasının tamamındaki yeraltı ve yerüstü tabii kaynaklarda bütün Müslümanların hakkı vardır. Bugün petrol bölgelerinin başında derebeyler bulunmaktadır.
Yıllardır benim önerim şu olmuştur:
İslam dünyasında bir kriz baş gösterdiğinde oluşturulacak İslam Barış Gücü –bunu bir keresinde 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de önermişti-, dış müdahaleye izin vermeden kendisi olaya müdahale etmelidir. Genel yoksulluk ve mülteciler sorunu için ortak fon kurulup bu insani krize el konulması mecburiyeti var. Özel şahıslar zekatlarından fon oluştururken, tabii zenginliklere hükmeden devletler de 1/5 humus ayırıp ortak fona aktarmalıdırlar. Çağımızda çeşitli sebeplerle yerinden göç etmek zorunda kalanlar, mülteciler bu fondan yararlandırılabilir. Oluşturulacak ortak fon mültecilerin yerleşim, barınma, güvenlik, sağlık ve eğitimleri için harcanmalı, İslam dünyasının elverişli arazilerinde mülteci yerleşim birimleri oluşturulmalı, şu veya bu sebeple mülteci durumuna düşmüş insanlar ülkelerine güven içinde dönebilecekleri zamana kadar burada barındırılmalı, -mülteci alan ülkenin kapasitesi elveriyorsa- dönmek istemiyorlarsa dönmeye zorlanmamalıdırlar.
Şüphesiz ayetlerden ve Resulüllah’ın sünnet ve siretinden hareketle mülteci sorunuyla ilgili yazdıklarım ideal politikti. İdeal politik olarak kuracağımız cümle şu olabilir ancak:
Mülk Allah’ındır, yeryüzü bütün canlıların yuvasıdır.
Ancak şüphesiz çoğu zaman ideal politik “ideal çerçeve”de kalır, durumu şekillendiren faktör reel politik olur. Hakikat-i halde ideal politik ile reel politik arasında temel veya zorunlu bir çatışma yok, iki taraftan biri böyle bir çatışmayı kaçınılmaz kılıyorlar. Benim Hz. Peygamber (s.a.)’in takip ettiği sünnetinden ve siretinden anladığım şu ki, o, attığı her adımın reel politik icab ve şartlara, başka bir deyişle içinde yaşadığı toplumun, verili dünyanın siyasi, maddi ve sosyal gerçeklerine uygun olmasına azami dikkat göstermiştir. Ancak reel olarak attığı her adımın da sonraki gelişmelerde ideal politiğe hizmet edici, onu götürücü olmasını da hedeflemiş, reel politik davranırken ideal politiği feda etmemiştir.
İdeal politiği hedefleyen reel politik Hz. Peygamber sünneti ve siretinin esasının teşkil eder. Ve Hz. Peygamberin başardığı şeyi onu örnek alan insanlar da başarabilir, aksi halde bize “güzel örnek (Üsvetün hasene)” gösterilmesinin manası olmaz (33/Ahzab, 21). Tarihsel olarak önümüzde duran örnek, zor ve ağır baskılar altında daha fazla dayanamayacak duruma gelen Mekkelilerin Medine’ye hicret etmeleridir. Ensar-Muhacir pratiği bizim için örnektir.
Esas model bu olmakla beraber modern zamanlarda mülteciler veya sığınmacılarla ilgili uluslar arası düzeydi önemli hukuki metinler oluşturulmuştur, bunların başında 1951’de akdedilen Cenevre Sözleşmesi gelir. Sözleşmenin 33 maddesine göre, ”Taraf devletler mülteciyi dini, ırkı, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehlike altında olacak ülkelere her ne şekilde olursa olsun iade etmeyecek, göndermeyeceklerdir.”
Tatbikatta sorunlar çıksa bile –mesela Avrupalı ülkelerin, mültecileri hukuka aykırı geri dönmeye zorlamaları, mültecileri hayati tehlikeyle yüzyüze getirmeleri, ırkçı tutum takınmaları ile milyonlarca mülteci kabul eden Türkiye’nin temel odağının Avrupa’yı göçten koruyucu politikalar izlemesi gibi- yine de, söz konusu sözleşmelerden yararlanarak, 21. Yüzyılda ve belki de sonraki yüzyıllarda daha da büyüyeceği anlaşılan mülteci sorunun çözümü için genel bir çerçeve çizmek mümkündür.























