(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
“Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana imân etsinler. Umulur ki irşat (doğru yolu bulmuş) olurlar.“ (2/Bakara, 186)
Namaz ve oruç Allah’a yakınlaşmanın yollarıdır.
Bu ibadetlerin evreninde Allah kula yakındır; esasında Allah’ın kuldan ve ve varlık aleminin tümünden uzak olduğu tek bir an yoktur fakat kulun Allah’a yakınlaşması (kurbiyet) ancak hakkıyla eda edilen ibadetler ve ibadetlerle elde edilecek yüksek bilinç sayesinde mümkün olabilmektedir.
Bir rivayete göre, bazı insanlar Allah’ın Resulu (s.a.)’ne “Rabbimiz yakın mıdır, O’na fısıldaşarak mı dua edelim; yoksa uzaktır da, yüksek sesle mi seslenelim?“ diye sorunca bu ayet nazil oldu.
Şüphesiz Allah’ın kula yakınlığı fiziksel ve mekanla ilgili değildir.
Allah, insana ya duayı kabul etmekle ya ilmiyle veya lütuf, nimet ve ihsanıyla yakındır. İnsanların içlerinden ne geçirdiklerini biliyor, açık ve gizli düşüncelerine anında muttali oluyor. (16/Nahl, 23)
Bu durumda kim O’na dua ederse, yani O’ndan bir talepte bulunursa Allah, ona icabet eder.
Ebu Davut’ta yer alan bir hadise göre, buradaki dua “ibadet“ anlamında olup, “icabet“ de “kabul“ demektir: “Dua ibadetin kendisidir. Çünkü Rabbiniz: “Bana dua ediniz, duanızı kabul edeyim“ (40/Mü’min, 60) buyurmuştur“ (Ebu Davud, Vitr, 23; Tirmizi, Dua, 1).
“Rabbiniz dedi ki: “Bana duâ edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.“ (40/Mü’min, 60.)
Yüce Allah insanlardan kendisine duâ etmelerini ister. Duâ insanın Allah’a yönelmesi, tertemiz bir kalp ile O’ndan talepte bulunmasıdır.
Eski zamanlarda birçok inanç şüklinde kişi kendisi yüce bir varlıktan talepte bulunamazdı, ya arada güçlü bir aracı veya talebin toplu halde yapılması lazımdı. Dua ile talepte bulunmanın ayrıca dua edenlere maliyeti vardı, onlar bir yandan talepte bulunurken bir yandan gazabından beri olmaya çalışırlardı.
Tevhid dini İslam’da araya birilerini koymaya gerek yok. O, kulunu işitir, halini görür ve durumun bilir.
Efendimiz “Duâ ibadettir” buyurmuş, arkasından bu ayeti (40/60) okumuştur (Ebu Davud, Vitr, 23; Tirmizi, Tefsir, 1/16. Ayrıca bkz. 2/Bakara, 186; 7/A’raf, 55; 25/Furkan, 77). “Kendini dünyanın merkezinde gören müstekbirlerden başkaları Allah’a duâ etmekten sarf-ı nazar etmezler.
Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana imân etsinler. Umulur ki irşat olurlar.“ (2/186).
Allah’ın çağrısına cevap vermek iki şekilde olur: Biri, hoşnutluğunu kazanmak için hükümlerine titizlikle, ihlas ve ciddiyetle riayet etmek; diğeri, devamlı bir şekilde dua etmek, O’ndan isteyip niyazda bulunmak.
Dua Allah’ın olaylara müdahele etmesini sağlamaktır. Ancak bunun için fiili düzeyde yapılması gereken şeylerin yapılması gerekir. Bu da Allah’ın çağrısına olumlu cevap vermek, görevleri yerine getirmek, haramdan, zulüm, haksızlık ve günahtan kaçınarak Allah’tan istemektir.
“Bana imân etsinler“
Dua ve ibadet -ki aslında ibadete fiili dua ve duaya sözlü (kavli) ibadet demek mümkün- Allah’a imanı arttırır, derinleştirir. Yapılması gerekenlerin yapıldığı –mesela bir hastalık için gerekli tedavilerin yapılması- ve ardından içten Allah’tan talep edilenlerin talep edildiği evren imanın evrenidir. Bu da imanın kuru bir inanç olmadığını, daima ibadetler, salih amel ve pretiklerle beslenip desteklendiğini gösterir.
İşte bu çerçevedeki bir iman ve salih amel kişiyi ve insan topluluklarını doğru yola götürür. “İrşat“ hem öğrenmek, hem de bilen bir kişi (mürşid) tarafından öğretime tabi tutulmaktır. Mürşid kişi hem öğretir hem yol gösterir, doğru istikamete yöneltir.
Diğer yanıyla düşünüldüğünde dua, bir talepte bulunanın bilinç haliyle ilgilidir, öncelikle ister sıkıntılarının giderilmesi ister daha iyi durum talebinde bulunsun, dua eden dua ettiği zattan ayrı mertebede bulunduğunun farkında olması gerekir. İsteyen ile kendisinden istenen eşit olamazlar.
Duanın kabul edilmesi için dua eden, gözüyle görmediği, fiziksel olarak teşhis edemediği Varlıkla dua ile irtibat kurabileceğine inanmalı.
Bu öylesine bir ilişki ile sınırlı, sonlu, fani varlık mutlak, ezeli ve ebedi Varlıkla arasında irtibatı ifade eder, tabir caizse mülk alemiyle melekut, müşahade alemiyle gayb alemi arasında köprü kurmak mümkündür ve bu köprüyü insan ancak dua ile kurabilir.
Duaya inanmayan, hakikatte farkında olsun olmasın, melekut alemine, gaybe inanmıyor demektir, bunun yanı sıra Vacibul Vücud’un gücüne, icabetine de inanmıyor demektir.
İbn Manzûr, dua etmenin başlıca üç şeklinin bulunduğunu söyler: “1. Allah’ın birliğini dile getirme ve O’nu övgüyle anma. 2. Allah’tan af, merhamet gibi mânevî isteklerde bulunma. 3. Allah’tan dünyevî nimetler isteme (Lisânü’l-ʿArab, “dʿav” md.).”
Aynı müellif, genellikle “Yâ Rabbi, Allahım” gibi hitap ve çağrı ifadeleriyle başlayan veya Allah’ı övgüyle anan her sözün -içinde bir dilek ve istek bulunmasa da- dua olduğuna işaret ederek buna Hz. Peygamber’in arefe günüyle ilgili bir hadisinde geçen, “Arefede benim duam ve benden öncekilerin duası ‘Lâ ilâhe illallāhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ sözüdür” şeklindeki açıklamasını delil gösterir; bundan dolayı tehlîl (lâ ilâhe illallah), tahmîd (elhamdülillâh) gibi ifadelere İslâmî gelenekte dua denildiğini hatırlatır.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de (Yûnus 10/10) müminlerin cennetteki dualarının Allah’ı tâzim ve tenzih sözleriyle (sübhânekellāhümme) başlayacağı, yine onların dualarının övgü sözleriyle (el-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn) biteceği bildirilmiştir. (Dua Md. DİA.)
Hz. Peygamber (s.a.)“Dua ibadetin özüdür” (Tirmizî, “Daʿavât”, 1) buyurmuştur.
İslâm’ın en önemli ibadeti olan namaz dua kavramıyla ifade edilmiştir (el-En‘âm 6/52; el-Kehf 18/28).
Buna göre rükünlerine göre ve huşu ile kılınan namaz günde beş kere insanın Allah’a duasıdır.























