(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) yayımladığı 2025 Küresel Haklar Endeksi Raporu, Türkiye’nin işçi hakları konusundaki vahim tablosunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye, sendikal hakların en fazla ihlal edildiği 10 ülke arasında yer aldı. Ne yazık ki bu tablo sürpriz değil, çünkü yıllardır değişmeyen bir gerçeği tekrar ediyor: Türkiye’de emeğin örgütlü gücüne karşı sistematik ve bilinçli bir savaş yürütülüyor.
TEMEL HAKLARA FİİLİ ENGEL
Rapora göre grev, toplu sözleşme ve örgütlenme hakları ya doğrudan yasaklanıyor ya da cezai yaptırımlarla caydırılıyor. Grev yapan işçilere rutin hale gelen polis müdahaleleri, sendika üyeliklerinin devlet eliyle silinmesi ve toplu sözleşme yetkilerinin keyfi şekilde kaldırılması artık Türkiye’nin yeni normali haline gelmiş durumda.
Dev Sağlık-İş örneği bunun en çarpıcı kanıtı. Sağlık Bakanlığı’nın sendika üyeliklerini veri tabanından silerek DİSK’e bağlı sendikanın yetkisini düşürmesi, sadece bir “idari işlem” değil, açıkça örgütlü emeği etkisizleştirme girişimidir. Üstelik üyelikleri silinenler arasında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da bulunması, bu müdahalenin rastlantısal değil, politik olduğunu gösteriyor.
SAYILAR YETERİNCE SERT KONUŞUYOR
6.750 işçi HAK-İŞ’ten istifa ettirildikten sonra işten atıldı.
30 binden fazla kişi sendika üyeliğinden baskıyla uzaklaştırıldı.
DİSK’e bağlı yöneticiler (Remzi Çalışkan, Kemal Göksoy, Serdar Ekingen) terör suçlamasıyla gözaltına alındı veya tutuklandı; İSİG üyesi İsmet Arslan ise kanser tedavisi görürken cezaeve gönderildi.
1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek isteyen yaklaşık 240 kişi gözaltına alındı.
Bu rakamlar tek başına bile Türkiye’deki sendikal yaşamın nasıl nefessiz bırakıldığını gösteriyor. İşçilere reva görülen bu uygulamalar sadece hak ihlali değil; aynı zamanda demokratik yaşamın da erozyona uğratıldığını açıkça ortaya koyuyor.
ULUSLARARASI MAHCUBİYET YERİNE İNATÇI SESSİZLİK
Türkiye’nin yıllardır bu kara listeden düşmemesi, hükümetin emek politikalarının ne kadar başarısız ve antidemokratik olduğunun en net göstergesi. Ancak hükümet yetkililerinden ya da ilgili bakanlıklardan ne bir öz eleştiri ne de bir düzeltme vaadi geliyor. Aksine, sendikalara karşı yürütülen bu organize baskı mekanizması, her geçen yıl daha da kurumsallaşıyor.
ITUC Genel Sekreteri Luc Triangle, “işçi haklarının demokrasinin kalbinde yer aldığını; bu haklar zayıfladığında demokrasinin kendisinin de saldırı altında olduğunu” vurguluyor. Ne yazık ki bu çağrı, Ankara’da yankı bulmuyor.
EMEĞE SAYGI NEREDE?
Türkiye, ekonomik krizden çıkış yolu ararken en büyük potansiyelini -çalışan nüfusunu- yok sayıyor. Emekçiye baskı, sendikaya tehdit, greve polis cevabı vererek ne demokrasi inşa edilebilir ne de sosyal adalet. 2025’te hâlâ “sendikaya üye olmanın” suç gibi görüldüğü bir ülkede, ilerlemeden değil, gerilemeden söz edilebilir. Emeğe saygı, demokrasinin ön şartıdır. Türkiye bu dersi hâlâ almadı.




















