(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Kürt siyasetinde Öcalan’a “önder” denmesi, hatta Bahçeli’nin “kurucu önder” nitelemesi sadece Devletin “terör” Kürtlerin de “gerilla” adını verdiği faaliyetlerinden kaynaklanmıyor. Öcalan aynı zamanda bir teorisyen, yani bir ideolog veya fikir önderi. Marks ve Engels’i hatalı bulup eleştirecek kadar iddialı bir teorisyen. Lenin’in Bolşevik devrimindeki taktiklerini alıp uygulayacak kadar, Marksist-Leninist tarihsel pratiğe hâkim bir stratejisyen ve taktisyen. Kullandığı kavramların arkasında mutlaka bir teorik çözümleme ve akıl yürütme var. Kürt entelejensiyasından sözlerini tefsir edecek takipçilerinin çıkmaması çok tuhaf.
Toplum Sözleşmesi:
PKK’nın kendini feshetmesinden sonra, önceki gün İmralı’ya gidenlere verdiği notta: “Kardeşlik hukuku üzerinde yeni bir sözleşmeye ihtiyaç var” sözü, bu yüzden üzerinde durulmayı hakediyor. Zira Süreç’in bundan sonraki fasılları, kuvvetle muhtemeldir ki bu söz üzerine inşa edilecek.
“Sözleşme” bildiğimiz, Toplum Sözleşmesi.
Modern ulus-devlet düzeni ve pratiği, sözleşme teorisi üzerine inşa edildi. Anayasalar ve temel haklar bu sözleşme mantığına göre gelişip yerleşti. Anayasa dediğimiz zaten bu sözleşmenin somut halidir. Arkada Thomas Hobbes, John Locke, Jean Jacques Rousseau gibi, sözleşme teorisinin üç farklı yorumunu ve bu yorumlara dayalı farklı devlet-vatandaş ilişkisi düzenlerini inşa eden büyük düşünürler var. Hobbes’unki fazla devletçi, Locke’un ki ise liberal. Öcalan, muhtemelen Rousseau’nun toplum sözleşmesi teorisini referans alıyor.
Mesele teorik bir zenginlikten ibaret değil. Bu teori, bugünlerde doğrudan önümüzü aydınlatıyor; bu yüzden çok önemli.
Merak edenler, Rousseau’nun akıcı bir üslupla kaleme alınmış meşhur “Toplum Sözleşmesi” kitabını bulup okuyabilir. Kitap şu kışkırtıcı cümle ile başlar: “İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.”
Biz Süreç’in çıpasına bağlı kalalım.
Devletin ayırt edici vasfı olan egemenlik, hiç şüphesiz halka dayanır. Bu halk sıradan insanlardan oluşmaz, onlar bir sözleşmenin tarafıdır. Her biri özgür ve eşittir. Rousseau: “İçimizden her biri, varlığını ve bütün kuvvetini, müştereken genel iradenin emrine verir ve biz, her ortağı bütünün vazgeçilmez bir parçası kabul ederiz.” Genel İrade devlet, ortaklar da vatandaş sıfatıyla hak ve yükümlülük sahibi olurlar. Bu sözleşme üyelerin rızalarının kayda geçirilmesidir. Bu rızaya dayalı sözleşme ile doğa durumundan çıkılır ve medenî bir topluma geçilir.
Toplum Sözleşmesi teorisinin nirengi noktası şudur: Devlet, bu sözleşmenin tarafı değildir. Sözleşme bireyler arasında gerçekleşir ve karşılıklı bazı haklar genel irade halinde, kaynağı kendilerinde olan yetkiyi kullanacak egemen güce yani devlete devredilir.
Bu teori, siyasî düşünce tarihinin en önemli kurgusudur; çünkü modern demokrasilerde devlet iktidarının halkın rızasına, eşit ve özgür olmalarına dayanan halk egemenliği tezi bu teorinin eseridir.
Misak-ı Millî
İstanbul’da toplanan son Meclis-i Mebûsan tarafından 28 Ocak 1920’de oy birliği ile kabul edilip ilan edilen Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî beyannamesi, bu meşhur “sözleşme” düşüncesinden ilham almıştır.
Öcalan, Demokratik Ulus Kültürü’nde 1922 sonlarına kadar süren bu hassas dönem için şu yorumu yapar: “1919-1922’de Anadolu ve Mezopotamya’da gelişen demokratik ulus devrimleri gerçekten halkların eseriydi. Bu devrimlerin zaferini halkların ittifakı sağlamıştı. Bu devrimlere önderlik eden M. Kemal’in o dönemdeki bütün demeçleri bu gerçeği ifade eder. Ulusal devrimin iki asli unsuru Türk ve Kürt halklarıydı. İdeolojik ve politik olarak da Türk, Kürt, Yahudi (Sabetayist) ve Çerkez yurtseverliği, İslâm ümmetçiliği ve komünistlik ittifak halindeydi. Dolayısıyla bu ittifakla kazanılan zafer emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı bir demokratik ulusal devrimdi.”
Öcalan’ın bu kritik dönemeçle ilgili yorumunu 6 maddelik Misak-ı Millî’nin ilk maddesi ışığında okumak gerekir. Madde şöyledir:
“Osmanlı Devleti’nin sadece Arap çoğunluğunun yaşadığı, 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin imzalanması sırasında işgal altında kalan kısımlarının mukadderatı ahalisinin serbestçe vereceği oylara göre belirleneceğinden adı geçen mütareke hattının içinde ve dışında dinen, ırken, emelen birleşmiş, karşılıklı sevgi ve fedakârlık hisleriyle dolu, örfî ve içtimaî haklarıyla mahallî şartlara tamamen riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple ayrılma kabul etmez bir bütündür.”
Öcalan’ın kardeşlik hukukuna dayandırdığı “Sözleşme”nin tamamını olmasa da bir kısmını aydınlatmış olduk.
Türklerin ve Kürtlerin Rızası:
Öcalan, önceki teşebbüslerden farklı bir paradigmadan daha önce de bahsetmişti. Bu “sözleşme” notunda, paradigma değişikliği vurgusunu tekrarlıyor. Bana kalırsa “sözleşme paradigması” bu yeni Süreç’in ayırt edici vasfı olmalı.
Birincisi:
Süreç, pazarlıkla, müzakere ile ilerlemedi. Silah bırakma karşılığı bir şeyler talep edilmedi. Devlet taraf olmadı, doğrudan Türk ve Kürt kamuoyu muhatap alındı. Demek ki, Kürtlerle Türkler arasında eşit vatandaşlık hakları üzerinden yükselen bir sözleşme geliştiriyoruz. Kürtler dertlerini uzun zamandır söylüyor. Bu sefer muhatap Türkler. Kürtlerin muhatabı olarak Türkiye’nin geri kalanı bu sözleşmeye hazır mı? Kimse lafı dolandırmasın, bahaneler uydurmasın. Kürtlerin şikayetlerini giderecek düzenlemelere hazır mısınız? Şikâyet, Kürt dilinin tasarrufuna odaklanıyor. Sözleşmenin eşit haklara sahip ortağı sıfatıyla bu soruna getirilecek çözümün bütünüyle Kürtlere bırakılması gerekir. Egemen güç olan devlet, diğer vatandaşlarına verdiği hizmetin aynısını Kürtçe için Kürtlere de vermek zorunda. Yoksa eşit ve onurlu ortaklardan meydana gelen bir ulus ve o ulusun devleti ortaya çıkamaz. Bu konu siyasî bir konu değil, topluma ait bir yetkinin ve hakkın sözleşmeye yansıması ve devletin de bu iradeye boyun eğmesinden ibaret.
İkincisi:
Erkenden başlayan federasyon ve bağımsız Kürdistan tartışmaları Süreç’i enfekte ediyor. Temel prensip olarak Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını reddedemezsiniz. Mesele o ki, Kürtlerin bu haklarını kardeşlik hukuku içinde kullanacakları, yani Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü içinde kalacakları şartları onlara sağlamak ve rızalarını almak zorundasınız. Türkiye’nin birlik dinamikleri çok güçlü. Kardeşlik hukuku çerçevesinde iki taraf da kazanıyor. Velev ki, iki taraf da kardeşlik hukukuna riayet etsin, devlet bu hukukun kefili ve uygulayıcısı olsun.
Üçüncüsü:
“Suriye’de bağımsız Kürt devleti kuruluyor” itirazları ile, “bu iş bölünmeye gider” diyenlerin korkularının çaresi kendilerinde: Kardeşlik hukukuna riayet edecekler. Suriye’de YPG, aklını peynir ekmekle yemediği sürece Türkiye’ye silah doğrultmaz, doğrultamaz. Şayet biz bu işi çözersek, Türkiye’nin bölgedeki en çok güveneceği güç YPG olur. Sesi çok çıkan marjinaller bir yana hangi Kürt bağımsız Kürdistan için İstanbul’u kaybetmeyi göze alır?
Federasyon mu? Hangisi? Neden? Niçin? Onun da bin türlü çeşidi var.
Sınırların anlamı kalmadı: Misak-ı Millî’nin ekonomik ve kültürel anlamda gerçekleşeceği bir gelecek önümüzde uzanıyor. Birlikte çoğalacağımız fırsatları heba etmemek için alışkanlıklarımızdan sıyrılmak ve önümüze özgüvenle bakmak gerekiyor.
Kendinizi, yeni bir toplum sözleşmesinin özgür, eşit ve onurlu ortakları gibi düşünün.





















