(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Sonucunu büyük bir felaket olarak yaşadığımız olayın sebebi akla zarar bir saçmalık olabilir. Küçük kıvılcımlar, açık bırakılan bir musluk, son hızla giderken kabine giren bir eşek arısı, bir dedikodu, gözleri bozuk birinin dik dik bakması cinayetle sonuçlanan kavganın basit bir sebebi olarak devreye girer ve ortaya kapkara sonuçlar çıkar.
Siyasetin özü de aslında son derece saçma bir mantığa dayanır. Birkaç kişi, milyonların hayatını belirleme yetkisini ele geçirmiştir. Kaderiniz onların iki dudağının arasındadır. Onlar ise gayet laubali hayatlarının küçük bir parantezine sizin istikbalinizi sığdırırlar. Baksanıza trilyonlarca dolar paranın boca edildiği Amerikan ordusu, durumu 7-8 yaşındaki bir çocuğun benzetmeleri ve mantığı ile özetleyen bir Başkan tarafından savaşa gönderiliyor ve dünya tir tir titriyor.
Sonuçlar çok büyük ama sebepler alabildiğine saçma. Bu saçmalıktan bu felaketlerin çıkmasının da tek sebebi var: Yapabilecekleri güçleri var.
Saray’ın CHP’yi tasfiye operasyonları, Fatih Altaylı gibi ana akım ikonik bir gazetecinin tutuklanması, devletin ve can alıcı gündemlerin yönetim tarzı acaba ne ölçüde akla, mantığa, güç sahiplerinin çıkarlarına uygun cereyan ediyor?
Benim ciddi endişelerim var. Saçmalık duygusu, belirsizlik ve öngörülemezlik bataklığında kıvranışımızın ifadesi.
Adalet Bakanı neden saçmalıyor?
Türkiye’yi ayağa kaldıran bir olay: En popüler gazetecimiz, bu sefer tevile sapmadan doğrudan gazetecilik faaliyeti yüzünden tutuklanıyor. Savcı kanunda bir maddeyi dayanak tutar ve bu gerekçe ile Sulh Ceza hakimine sevk eder. Fatih Altaylı’yı tutuklatan Ceza Kanunu maddesi, Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı suçunu düzenleyen 310. Maddenin 2. Fıkrası. Fatih Altaylı, Cumhurbaşkanına fiili saldırıda bulunduğu iddiası ile tutuklandı.
Adalet Bakanı, bu tutuklamanın, Cumhurbaşkanına “diktatör” dediği için yapıldığını sanıyor. Bu zanna sahip olan kişi sıradan bir sosyal medya kullanıcısı değil, memleketin adalet bakanı. Üstelik mahkeme kararları var, “diktatör” dediği için kimse yargılanmıyor. İktidarı ele geçiren kişinin elinde tek başına ve keyfince yönetme imkânı varsa ve bunu yerine getirmiyorsa iktidarı elinde tutamaz. Dikta rejimi, baştakinin zorbalığından önce kitlelerin boyun eğmesinin eseridir. Bir ülkede dikta rejimi varsa, bu tek kişinin değil halkın eseridir.
Saçmalık zincirine, Adalet Bakanını tekzip ederek İletişim Başkanlığı katılıyor. Onlar da Altaylı’nın tehdit suçundan tutuklandığını ve tutuklamanın kanuna uygun olduğunu, bir yargı mercii gibi karara bağlıyor.
Fatih Altaylı, sevk maddesi olarak 310/2’de düzenlenen “Cumhurbaşkanına fiili saldırı suçu”ndan tutuklandı. Tehdit bu maddenin içinde yok. Sadece savcı ve tutuklayan hakim fiili saldırı suçunun içinde tehdit eyleminin de var olduğu varsayımına dayandılar.
Var mı?
Önce sağduyu, sonra akıl, sonra mantık, daha sonra hukuk, nihayetinde ceza hukukunun sınırları içinde fiili saldırının içine tehdidi yerleştiremezsiniz. Ne kanunda ne içtihatlarda ne doktrin hukukunda ne başka ülkelerin hukuk sistemlerindeki yorumlarda tehdit eylemi fiili saldırı olarak kabul edilmiyor.
Peki Adalet Bakanı da İletişim Başkanlığı da Fatih Altaylı’nın “fiili saldırı” suçundan tutuklandığına, açıklamalarında neden yer vermiyorlar?
Saçmalığı vurgulamak için tekrarlayalım: Fatih Altaylı, tehdit suçundan değil fiili saldırı suçundan tutuklandı. Tutuklanma gerekçesi Cumhurbaşkanına fiili saldırı suçu. Bu gerekçeyi temellendirirken tehdit suçunun fiili saldırı olduğu şeklinde kimsenin aklına gelmeyen saçma bir yoruma sığınıyorlar.
Demek ki Adalet Bakanı da İletişim Başkanlığı da saçmalığın farkındalar, durumun fiili saldırıya uygun olmadığını düşünüyorlar.
Niye? Çünkü saçma tevil götürmüyor.
Saçmalığın ilacı nedir?
1. Mahmud, Sadrazam Rauf Paşa’nın idamına karar veriyor. Rauf Paşa yakışıklı bir adam. Padişah, kafasındaki koca kavuğa bakıp “Kallavi pek yakışıyor” diyerek, idamı sürgüne çeviriyor. Rauf Paşa, yaşlandığında Abdülmecid saltanatında tekrar sadrazamlığa geldiği zaman hiçbir konuda risk almaz, kararsız kalırmış. Sebep olarak da “kallavi artık bizi kurtarmaz” lafını edermiş.
İktidarın sosyolojisine ve psikolojisine, bilhassa saçma tevillerle durumu idare eden teknokratlara uygun bir yorum. Kallavi kimseyi kurtarmaz; sıkışınca saçmalamak dışında yapacak bir şey kalmaz.
Peki saçmalıkla nasıl mücadele edilir?
Saçmalığa alışırsanız, baştan yenik düşersiniz. Güç karşısındaki çaresizliğin teslim bayrağını çekmesidir bu. Saçmalıkla, akıl ve sağduyuyu her dem diri tutarak mücadele edilir.
Nasıl olsa memlekette hukuk yok, hak aramak mümkün değil diyerek, önlerindeki hukuk kapısını kapatanlar ve hukuksuzluğa teslim olanlar, yokluğa rıza göstermiş olurlar.
Hukuk yollarını ısrarla sonuna kadar zorlarsanız, kayda girmiş talebiniz bir gün mutlaka karşılığını bulur. Yanlış hesap, yani saçmalık Bağdat’tan olmasa da, bir hakimin vicdanından geri dönebilir.
Saçmalığın kendine özgü bir matematiği var. Ekonomi yolunda iken, halkın saçmalıklara tahammül eşiği yüksektir. Hukuksuzluk ekonomiyi darmadağın etti. Ekonomik krizden çıkış için tek çare hukuka dönmek. İktidar saçmalık lüksüne artık sahip değil. Saçmalığı silip atacak, doğrudan canı yanan halkın hukuk talebidir.
Yargı sistemi, Fatih Altaylı kararında olduğu gibi absürdün sınırlarını zorluyorsa, halkın yargısına müracaat edeceksiniz. Mahkemeler halk adına karar verir. İpin ucu hukuksuzlukla kaçmışsa, yetkinin asıl sahibi halkın yetkisi devreye girer.
Saçmalıkla mücadele edecek, hukuksuzluğa dur diyecek yegâne merci, yargı egemenliğinin gerçek sahibi olan halktır.
Saçmalık, iktidarın kendi düzeneğini işletmesini de zorlaştırır. Anketler, Temmuz güneşi görmüş kar gibi halk desteğinin eriyişini gösterir. Muhalefetin organizesi ile başka birçok gösterge devreye girer.
İktidarın saçma tasarrufları yüzünden eriyen halk desteğini telafi etmek için, muhalefet partisini tasfiye etmeye kalkmak başka bir saçmalık değil mi? Politik aktörlerden önce, halkın kaderi söz konusu. Eğer iktidar yapamıyorsa, su akar yolunu bulur. Türkiye’nin meselesi muhalefetin kaderi değil ki?
Memleketin bugün ihtiyacı hukuk ve akıl. Bu ikisi olmadan ne iktidar kendi kalesini tahkim edebilir ne de değişime direnebilir.






















