(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
PKK’nın fesih kararından sonra beklenen, elbette siyasette yumuşak bir iklimin egemen olması. Erdoğan’ın kayyım uygulamasını “yeniden istisna haline getirme” sözü, bu yumuşamanın işaretlerinden biri.
Tersine, yani sertleşme yönünde işaretler de var. Aynı konuşmada, merkezinde İmamoğlu’nun yer aldığı belediyelere yönelik soruşturmaların kapsamının genişletileceğine dair işaretler, gerilimin tırmanması ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Bu sefer “ülke güvenliği” söz konusu. Kelimenin bütün karanlık çağrışımları ile önümüze çıkan bir örgüt var. Üstelik sadece belediyeleri değil bürokrasiyi, iş dünyasını, medyayı, istihbarat örgütlerini, uluslararası bağlantıları ve pek çok kişiyi kapsayan karanlık ve ahtapot gibi ülkeyi saran bir organizasyondan bahsediliyor. Ardından bu gerekçe ile belediyelerin yetkilerinin önemli kısmının merkezî yönetime devri gündeme geliyor.
Kanal İstanbul mutlaka çözülecek.
Erdoğan’ın uzun uzun çizdiği bu tabloya bakılırsa Savcılara çok işin düştüğü bir sertleşme sürecinin başlarındayız.
Hangisi doğru: Sertleşme mi, yumuşama mı?
Her zamanki gibi cevabı, kişilerin zihinlerinde ve dudaklarından dökülen sözlerde değil nesnel şartlarda arayalım.
İki ihtimal var: Yumuşayarak veya sertleşerek seçim:
Sarayın elinde siyaseti tanzim etmek, üste çıkmak, hatta güç gösterisinden bulunarak hükmünü yürütmek için yargıdan başka araç yok. Bu aracın da sürekli tecrübe ettiğimiz üzere faydasından çok zararı var. Siyaseti yargı operasyonları ile tanzim etmek, iktidarın hüküm sürme algoritmasının en zayıf, en çaresiz ve en zavallı hali. Çöküşü ve siyaset üretememe açmazını kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramıyor.
İktidarlar sertliği ve yumuşamayı birlikte kullanırlar. “Kadife eldiven içinde demir yumruk” veya “ipeğe sarılmış çelik” yumuşak görünümün arkasında duran sert ve kararlı duruşu anlatır. Tersine, yumuşak hatta çürümüş bir gücü zırhla korumaya kalktığınız zaman daha da hantal ve manevra kabiliyeti azalan bir iktidarın sert görünümü ortaya çıkar.
Yargı zırhı ile korunan ve yargı silahları ile etrafı temizleyip hükmünü yürüten iktidarların, o kalın zırhın arkasında kendini tüketip, hareket edemez ve nefes alamaz hale gelmesi sık rastlanan zeval hikâyelerindendir. Demokrat Parti, Tahkikat Komisyonları ile 1957’den sonra bu hikâyeyi şablon halinde yaşamıştı.
Sarayın elinde hükümet etme araçları, hatta basit bir hikâye bile yok. Ekonomi Mehmet Şimşek’e emanet edilmişti, 19 Mart operasyonu bu emaneti de berhava etti. Kürt sorunu için atılan dev adımlar MHP’nin ve Bahçeli’nin eseri, Saray kervana en son dahil oluyor ve hala kenarında duruyor. Sarayın elinde parti teşkilatı yok, inisiyatif alacak Meclis grubu yok, etki gücü olan medya yok, bürokrasi kendi işinde gücünde. Saraydaki danışmanlardan da sadre şifa bir çare çıkmıyor.
İktidar sertleştiği zaman daha da kırılgan ve etkisiz hale gelecek. Sertleşme, bedel ödemeye hazır muhalefeti durdurulamaz bir güce dönüştürecek. Yumuşadığı zaman, ülkenin ihtiyaçları karşısında daha fazla direnemeyecek. Her iki durumda da tek çare olarak seçimle gitmeye razı olacak.
Yumuşama en az zararla atlatacağı seçenek olarak öne çıkıyor. Siyasî akıl bunu söylüyor.
Yılmaz Özdil, TCK 301 ve Yargının siyaset üzerindeki etkisi:
Yılmaz Özdil’e, PKK’nın silah bırakma kararı hakkında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şu an itibarıyla devlet olma özelliğini yitirmiş durumda” dediği için, TCK 301’inci maddeden soruşturma açılmış. Bu tek olay bile, yargı ile siyasî iklim arasındaki ilişkinin ne kadar çelişkili olduğunu göstermek için yeterli.
301, “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi”yi cezalandırıyor. Bu madde (eskinin “hükümeti aşağılama” diye geçen 159. maddesi) düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında çok tartışıldı, Yargıtay’ın özgürlükçü yorumlarıyla sınırlandı, AB’nin gelişme raporları ile de eleştiri konusu yapıldı. Temel mantık olarak bütün egemenlik yetkilerini kullanan devlet dediğimiz devasa varlığı, tek tek bireylere karşı koruyan, onu gereksiz zırhlar altında ağırlaştıran bir kanun maddesi. Dünyanın çok gerisindeyiz, çünkü bu korumadan devletin bir kazancı yok.
Yılmaz Özdil’in sözü, metin yorumu adına sağlam bir perspektifle bakılırsa devleti aşağılayan değil, tam tersine dokunulmaz bir yere koyan, fakat devlet yetkisi kullananları eleştiren bir cümle. PKK’yı silah bırakmaya ikna edenleri, Süreç hakkında karar veren görevlileri devleti, devlet olma vasfından uzaklaştırmakla suçluyor. Demek ki devleti kutsayan bir varsayımdan hareket ediyor. Bir karar, bir eylem eleştiriliyor, devletin kendisi değil.
Kısaca bu söze, 301’den soruşturma açılamaz.
Yılmaz Özdil şöyle bir iddiada bulunabilir: 301. Maddeye göre bu sözü ceza soruşturmasına konu edenler, kullandıkları kanunsuz yetki ile devleti ve yargı organlarını küçük düşürerek, 301. Maddeye göre suç işlemektedir. Eh bu da bir iddia, soruşturma açanların iddiası kadar ciddiye alınabilir.
Asıl mesele şu:
Yılmaz Özdil, Saray ve AK Parti iktidarı tarafından fanus içine alınması ve korunması gereken bir muhalif. CHP’yi ve bütünüyle AK Partiye muhalefeti tek başına marjinalleştirme becerisine sahip marifetli bir demagog. “Bidon kafalılar”dan son olarak rakı muhabbetine kadar, Tatlı Su Türklerinin hayat konforlarına tercüman olarak CHP ile muhafazakâr-yoksul kesimler arasında aşılmaz duvarlar örmekle meşgul. İktidarın değişmesi gibi bir derdi yok, seçkinler mahallesinde bir mantık örgüsüne dayanma ihtiyacı duymadan duygularına hitap ettiği takipçileri ile karşılıklı egolarını tatmin ederek icra-i sanat eyleyen bir suret-i hak nümayişçisi. Çektiği videolardan herhangi birisini izleyin: Jestler, mimikler ve kelime başlarında “h” harfini atladığı Trakya şivesi çok ikna edici, ama sözlerinde bir insicam, muhakeme, sebep sonuç ilişkisi kurma gayreti hiç yok. Akla değil duygulara hitap edenlere demagog denir; demagoji bir mugalata sanatıdır. Hakkını teslim edelim: Bu alanda çok yetenekli.
Sık sık CHP’ye, CHP yöneticilerine “çaktığı” için, iktidar nezdinde kendini emniyette hisseden bu mugalata ustası, 301 soruşturması ile kim bilir ne kadar ürkmüş ve korkmuştur?
Yılmaz Özdil’e yapılır mı bu?
Sertleşme-Yumuşama dilemması:
Erdoğan iktidarı, ilk defa alışık olmadığı bir dünyada yaşamaya başladı. MHP’nin katkısına rağmen çoğunluk desteğini kaybetti. Kutuplaştırma siyaseti bu yüzden sonuç vermiyor. Yumuşama, güç kaybı olarak yorumlandığı için kendi semtinde bile oyların erimesine yol açıyor.
Partisini yeniden ayağa kaldırması, bürokrasinin dizginlerini ele alıp ata biner gibi yönetmesi, toplumda yeniden bir umut uyandırması lâzım. Muhalefeti ezmek, iktidarda kalmak anlamına gelmiyor. Sizde bir pırıltı kalmadıysa, halk bir yolunu bulur, sizi devirir; karşınıza çıkartacak birini mutlaka bulur.
Saray’ın hikâyesi yok. Kimseye bir umut kırıntısı veremiyor.
Yargı eliyle her hamle, Saray’ın gücünü azaltıyor; hikâye yazma yeteneğini yok ediyor. Yol açtığı mağduriyetler, kendini mağdur hisseden geniş kitleler için yegâne çıkış adresine dönüşüyor. “O da mağdur ben de mağdurum” özdeşliği, iktidar karşısındaki tahkimatı kuvvetlendiriyor.
Sertleşme, CHP’ye haklı bir sertleşme stratejisi imkânı verecek. Türkiye’yi seçime götürecek asıl manivela bu sertleşen iklim olacak.
Erdoğan’ın geçen hafta sonu MÜSİAD toplantısına, Özgür Özel’i saygılı bir dille muhatap alarak “İmamoğlu’ndan kurtul” ricasında bulunması, bütün hikâyelerin bitmesi, aynı fasit daire içinde dönmek anlamına geliyor. Dış politikada işler iyi gidiyor; ama ekonomide her geçen gün durum daha da sarpa sarıyor.
Önümüzde bir genel af gündemi var. Ona, muhtemelen parlamenter sisteme veya yarı başkanlık sistemine dönüş programı eşlik edecek. Çaresizlik ise hızla erken seçimi tek seçenek olarak siyasetin ufkuna yerleştirecek.
























