(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Bahçeli’nin “Bir Kürt, bir Alevî cumhurbaşkanı yardımcısı” önerisi, MHP tarafından resmen doğrulanmadı, bir toplantıda dile getirildiğine dair bir söylenti olarak kaldı. Bu kadarı yetti ve Lübnanlaşma başlığı altında siyasî gündeme bu öneri yerleşti. Sarahatini, bağlamını bilmeden Bahçeli’nin böyle bir öneride bulunduğu söylentisinin bile bu kadar tepki ve tartışmaya yol açması, Türkiye’de sağlıklı bir düşünce atmosferinin var olduğunu gösteriyor. İtiraz edilmesi de son derece doğal.
Etnik kimliklere, mezhep ve din mensubiyetine göre siyasî teşkilatlanma, devlet görevlerinin dağıtılması bir ülkenin her köşesini mayın tarlasına çevirmektir. Sürekli çatışma üretecek bir kriz makinesini devletin kalbine yerleştirmektir. Dışardan çok makul görünen Lübnan örneği, gerekli dersleri çıkartmak için yeterli. Bir zamanlar dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri olan bu küçük ülke bugün çözümsüz anlaşmazlıklara gömülü olarak, etnik ve mezhep yükleri altında kendini tüketiyor. Lübnan avuç içi kadar bir yer. Osmanlı döneminde vilayet bile değil, mutasarrıflık olarak yönetiliyordu. Osmanlı millet sistemine ve devletin dışardan tarafsız otoritesine rağmen tarih boyunca bu küçük coğrafya mezhep ve aşiret çatışmaları ile kan kaybetmişti.
Bosna-Hersek gibi, devlet içinde bazı önemli temsil görevlerinin etnik-dinî kimliklere göre dönemsel olarak el değiştirmesi Lübnan örneğinden farklı. Ama dünyada başka örneklerle birlikte hepsinin bir ortak paydası var: Eşit vatandaşlık ve temel hakların güvence altına alınması adına başka bir çözümün bulunmaması; yani bir mecburiyet hali. Kısaca sorunu eşit vatandaşlık formülü ile kökünden çözemediğiniz için sorunla birlikte asgari zararla yaşamaya çalışıyorsunuz.
Aşiret düzeni:
Din ve etnik kimlik farklı eksenler. Toplumu sağdan sola, yukarıdan aşağıya birkaç kere bölüyor. Bu ikisine dayalı düzen, devleti aşiret konfederasyonuna çeviriyor. Dinî topluluklar bile, hiyerarşisi, disiplini ve mensubiyeti ile aşiretler gibi örgütleniyor. Aşiretler örgütlü toplumlar, kendi içlerindeki sorunlara kimseyi karıştırmıyorlar, anlaşmazlıkları kendi kuralları ve yetkili kişileri aracılığıyla çözüyorlar. Etnik ve dini kimliklere dayalı devlet örgütlenmesi, her topluluğa aşiretler gibi özerk bir alan açıyor ve bunun teminatlarını sağlıyor. Mesele farklı topluluklar arasında bir çatışma çıktığı zaman büyüyor, bu sefer merkezî otoritenin güvenlik birimleri değil bu toplulukların kendi silahlı teşkilatları devreye giriyor ve kan davası benzeri uzun süren anlaşmazlıklar kangren haline geliyor.
Suriye’de Aşiretler ile Dürziler arasında çıkan, İsrail’in müdahalesi ile uluslararası soruna dönüşen ve Suriye’nin genel istikrarını tehdit eden çatışma bu ilişki biçiminin eseri. Herkesin kendi askerî gücü var, polis-jandarma teşkilatı o topluluğa mensup olanlardan teşkil ediliyor. Kısaca isteseniz de ait olduğunuz topluluğun dışında güvende değilsiniz; şayet etnik-dinî bir kimliğiniz yoksa hemen edinmeli hayatınızı o mensubiyetle sürdürmelisiniz.
Sorunun tarihsel olarak ne kadar karmaşık ve içinden çıkılmaz olduğunu anlamak için M.Talha Çiçek’in Osmanlı İmparatorluğu ve Arap Aşiretleri (1840-1914) (Çev. Tansel Demirel, İş Bankası yayını, İstanbul, 2024) isimli çalışmasına bakabilirsiniz. Bu çalışmada Suriye’ye güneyden gelen göçebe Aneze ve Şemmer aşiretlerinin yol açtığı asayiş sorunlarının ne kadar büyük devlet meselesine dönüştüğünü takip ederken, bugün Dürzilerle Arap aşiretleri arasında çıkan çatışmaların mantığını da kavramış oluyorsunuz. Deyrizor bu aşiret çatışmalarını önlemek için kurulmuş bir şehir. Mesele din-mezhep, etnik kimlik veya aşiret bağının ötesine geçiyor; birbirine karşı vaziyet alan benzer örgütlenmelere dönüşüyor ve çatışmalar bireylere başka seçenek bırakmadığından bu anlayış kuvvetleniyor. Sadece Dürzilerin değil, Cezire’de Kürtlerin de Arap aşiretleri ile ciddi problemleri var.
Eşit Vatandaşlık:
Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı en büyük toplumsal avantaj, aşiret yapılarının hiç olmazsa Türkler arasında tasfiye edilmiş olmasıdır. Osmanlı Devleti, Selçuklu’dan farklı olarak Orta Asya’dan sel gibi akın akın gelen Türk boylarını ve aşiretleri sınırdan girerken mümkün olan en küçük parçalara ayırıp Anadolu ve Balkanlara dağıtarak iskân etmiştir. Bugün birbiriyle alakasız uzak yerlerde aynı boyun-aşiretin ismini taşıyan yerleşim yerlerinin bulunması, bu iskân politikasının izleri olarak okunmalı. İslâm dünyasında, Türkiye dışında aşiret yapısının üzerine çıkmış devlet düzenine sahip ülke hemen hemen yoktur. İran’da bile, özellikle doğuda çok güçlü aşiret yapıları mevcuttur. Türkmenistan ve Afganistan, hangi rejimle yönetilirse yönetilsin aşiret meclislerinin hakimiyetindedir.
Osmanlı’nın eksik bıraktığını PKK tamamladı; Kürtler arasında son 40 yılda aşiret yapılarının etki gücünü büyük ölçüde kaybetmesi PKK’nın oluşturduğu örgütsel yapının eseri. 40 yıllık çatışma içinde Kürt siyaseti, aşiret dengelerini aşan bir ulusal bilinç geliştirdi. Kürt sorunu ile başetmeye çalışan Türk Devleti için iyi mi, kötü mü? Bana sorarsanız eşit vatandaşlık hukukunun kapısını sonuna kadar açtığı için çok büyük bir avantaj. Yoran, tüketen ve en çok da vatandaşlarınızı sömüren aşiret düzenine göre çok ileri bir durum. Toplumsal yapıyı şekillendiren aşiret düzeni, ulusal düzeyde doğal olarak otoriter bir yönetimle muhatap olmayı getiriyor. Türkiye’de Kürtlerin sorunlarını çözmek için söz söyleyecek bir dikta düzenine alan bırakmıyor.
Etnik kimlikleri, aşiret bağlarını, din ve mezhep aidiyetinin bir siyasî örgütlenme şeklini alıp devlet düzeni haline gelmesi uluslaşmayı, merkezî bir hukuk ve adalet düzeni oluşturmayı engellerken, çatışmaları büyütüyor. İnsan denen varlığın kendi hak ve hukukunu, genel bir hukuk düzeni içinde koruyamadığı sert ve sürekli çatışmalar bu örgütlü toplulukları güvenlik sağlayan sığınaklara dönüştürüyor. Bombaların, mermilerin arasında kendinizi nispeten korunaklı bu sığınağa attığınız zaman bu sefer kalın ve güvenli duvarlar bir hapishane gibi sizi esir ediyor. Güvenliğinizi aşiret veya mezhep topluluğu içinde sağladığınız zaman, kendi bireysel iradenizden ve özgürlüğünüzden de vazgeçmiş, o yapının bir parçası haline gelmiş oluyorsunuz.
Mesele din veya etnik kimlik değil:
Hiçbir kendi inancınızın sıcak ve samimi dünyasında veya soy-akraba bağları içinde huzurlu bir hayat sürmekle alâkalı değil. İnancınız cephaneye, örgütlü bir silahlı güce dönüşüyor, mensup olduğunuz topluluk çatışmanın bir tarafı olmaya başlıyor. Bu ortamda sizi aynı mezhep veya soy mensupları ile birleştiren, aynı bütünün parçası haline getiren tek faktör düşmanlarınız oluyor. Bir siyasetçi durup dururken size din kardeşliğinden, ümmet referansından bahsediyorsa bilin ki onun belirlediği bir düşmana karşı dinî duygularınızı kullanarak seferberlik ilan etmektedir. Siyasî rekabet dine ve etnik kimliklere hiçbir zaman yapıcı bir rol yüklemez, hep düşman yaratma peşindedir.
Devlet düzeni içinde bazı temsil makamlarında din ve etnik kimliğe dayalı görevlendirmeler, sizin temel haklar düzeninizin, hukuk güvencelerinizin fiilen işlemediğini, onun yerine sembolik aidiyetlerin geçtiğini gösterir. Lübnanlaşma demokrasi ve hukuk düzeninin iflası demektir.
Cumhurbaşkanı yardımcımız Cevdet Yılmaz’ın bir Zaza olduğunu, şahsen ben bu tartışma vesilesiyle öğrendim. Kılıçdaroğlu, fazladan % 3 oy alsaydı hem Alevî hem de Kürt bir cumhurbaşkanımız olacaktı. Bu kadar yüksek oy alabilmesi, laik hukuk düzeninin sağladığı garantilerin ona oy veren Kürt ve Alevî olmayanlar nezdinde inandırıcılığının eseri olmalı. Çözüm Süreci’nde Kürt sorununu, etnik kimliklere statü tanıyarak değil Abdullah Öcalan’ın yol haritasına göre demokrasi, eşit vatandaşlık ve hukuk devleti ile çözmeye hazırlanıyoruz. Bir Kürdün kimliği ve anadili ile hiçbir şekilde kendini eksik hissettirmemeyi başarırsanız mesele zaten çözülmüş olur. Kürt bir cumhurbaşkanı yardımcısının kime ne faydası olacak? Alevî Cumhurbaşkanı, Alevîlerin ne kadarını temsil edecek ve onların hangi sorununu çözecek?
Eşit vatandaşlık etnik ve dinî aidiyetlerin üzerinde birey için yeteri kadar güvence sağlayabilirse bütün sorunlar çözülüyor. Bunun için hukuk devleti, hukukun vazgeçilmezi olan laiklik prensibi ve iktidarların bu alanları istismar etmesini engelleyen demokratik denetim mekanizmaları gerekiyor. Hepsi bu kadar.
Dinî inanç siyasetçinin kullanımında düşmanlık vesilesi, etnik aidiyet kavga sebebi olur. Yunus gibi “Ben gelmedim dava için benim işim sevi için/Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim” diyen bir siyasetçi gördünüz mü?
İnsanlık demokrasi, hukuk ve laiklik ile iktidarları sınırlayıp çeki-düzen vererek ve büyük bedeller ödeyerek bu çatışma alanlarını gül bahçesine çevirmiş. Bizler de bu insanlığın bir parçası değil miyiz?
























