(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
“Bizim Kürtler olsaydı, böyle olmazdı” demiştim, bir-kaç yıl önce Peşmergeler tek mermi atmadan Kerkük’ü Bağdat yönetimine teslim ederken. Şu meşhur hikâye hâlâ hafızalardadır. Kobani’de DAEŞ’le savaşan Kürtlerin yardımına, Türkiye’nin müzahereti ile Urfa bölgesinden geçerek giden Peşmergelerin neredeyse tamamı yolda arazi olmuştu.
Dört Parça:
Kürtler “Dört Parça” diyorlar. Etnik dağılım açısından doğru. İran, Irak, Suriye’de ama ağırlıklı olarak Türkiye’de toplam 25-30 milyon civarında heterojen Kürt nüfusu yaşıyor. Heterojen lafı, Kürtçe dil grubuna dahil ama birbirini anlamayacak kadar farklı diyalektleri ifade etmek için kullanılıyor. Soranî ile Kurmançi arasındaki fark gibi. Zaza ayrı bir dil, Goranî de öyle. Türkiye’de Kurmançi içinde de üç-dört birbirine uzak lehçe var. Bu durum son derece doğal, bugünün yaygın dünya dillerinin güçlü merkezleri vardı (Türkçe için İstanbul, Fransızca için Paris gibi), göçebe Kürtler böyle bir merkeze sahip olmadılar. 19. yüzyılda İtalyan millî birliği tesis edilirken birbirine uzak diyalektlerin üzerinde ortak bir dile karar vermeleri gerekince, mesele edebiyat sayesinde çözülmüş. Bugünün İtalyancası Dante’ninkidir. Ahmed-i Hanî’nin Kürtçesi Kurmançlar için emsal olabilir.
Bir Soran ile Kurmanç arasındaki aşılmaz duvar sadece dil değil, kültür ve gelenekler de birbirine mesafeli. Bu mesafe halihazırda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi içinde birbirinden farklı iki egemen devleti yaşatmaya devam ediyor. Soranîlerin bizim Kürtlere ve tabii Barzani yönetimine göre daha kozmopolit, hatta laik bir kültürleri var. Süleymaniye bölgesinde etkili olan PKK, kendisi gibi Kurmançlarla değil Soranlarla daha rahat işbirliğine gidiyor.
Entelektüel, siyasî ve örgütsel yeteneği en gelişmiş olanlar bizim Kürtler, diğerleri bizimkilerin eline su bile dökemezler. Bu üstünlükleri için Türkiye’ye pay çıkarmamız kaçınılmaz. En önemlisi stratejik perspektif bizim Kürtlerde var. PKK’nın tek bir Kürdün yaşamadığı Amanos ile Doğu Karadeniz dağlarında sonuçsuz kalan kanlı teşebbüslerini hatırlayın. Eren Bülbül, Reşadiye saldırısı, Amanos dağlarında uzun süreli saldırılar herhalde bir stratejik hesaba dayanıyordu: Karadeniz’e ve Akdeniz’e çıkmak. Bugün Suriye’de Cezire üçgeninde üç yanı da düşmanlarla çevrili Kürtlerin, ama özellikle PKK’nın stratejik çaresizliğini, doğrudan kendilerinin yeteri kadar idrak ettiğini tahmin edebilirsiniz. Elbette karşısında, Fırat’ın batısını kapatan Türk Devletinin ısrarla takip ettiği stratejiyi dikkate almalısınız. Tişrin barajı etrafındaki gerilim de aynı stratejik kaygıların eseri.
PKK’lı Kürtler, ABD ile ilişkilerin, İsrail’in güvenlik ihtiyaçları adına tabi olmaları kaçınılmaz jeo-stratejinin çok fazla farkındalar. Trump’la birlikte, Türkiye’ye paketlenip teslim edileceklerini de biliyorlar.
Türk Devleti çatısı altında:
Bizim Kürtler, diğerlerinden farklı olarak sağlam gelenekleri ve kişiliği olan bir devletin çatısı altında kendi etnik kimliklerini idrak ettiler. “İlle de devlet” diye tutturanların ilham kaynağı Türk devleti. Geçerken belirtelim: Türkiye, farklı etnik ve dinî grupları barındıran bir millete sahiptir, ama devlet Osmanlı’da da olduğu üzere Türk devletidir.
İran istisna tutulursa, Suriye ve Irak Kürtlerinin böyle devlet diye bir dertleri, PKK rol üstlenene kadar yoktu. Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ın anayasal statüsü belirlenirken Erbil yönetiminin İngiliz yetkililerden sadece memur maaşlarının ne zaman ödeneceğini sorduğu, bir dedikodu gibi hala anlatılıyor. Bizim Kürtler için devlet sorunlarının kaynağında, Türk devleti var. Türk devletine bakıp, “Bizim de bir devletimiz olsa?” diye hayal kuran Kürt milliyetçileri var. Devlet sahibi olmanın ne belalı bir iş olduğunu bilmiyorlar.
İnsan düşünmeden edemiyor. Türkiye’nin Güney Doğusunda bir Kürt devleti kurulsa acaba ortaya nasıl bir şey çıkardı? “Önder Apo” edebiyatına ve o kadar demokrasi lafına rağmen “önderlik” vurgusuna bakarsanız ortaya iflah ve ıslah olmaz bir despotizmin çıkacağı aşikâr. “Bizim de devletimiz olsun” diyenler zaten Kürt burjuvaları, Kürtlerin tabiriyle Tırşıkçılar değil. Türkler, çok uzun bir tarih boyunca Osmanlı hanedanı dışında kimsenin asalet iddiasına izin verilmediği için bir aristokrasi yaratamadılar. Ama feodal geleneklerin uzantısı olarak Kürtlerin içinde hala aristokrat, yani kendi halkına tepeden bakan bir zümre var.
Soruyu şöyle soralım: “Bir Kürt devleti olsa sınırın iki tarafında kalan Kürtler sizce hangi tarafa geçmek isterdi?”
Şiddetin gölgesinde, öfke dağlara-ovalara çökünce bu soruları pek soramadık. Madem yeniden barış tesis ediliyor, kimin gocunacak neyi varsa öteki ortaya döksün. Gerçeklerle yüzleşelim.
Kürtlerin Epigenetiği:
Bin yıl önce göçebe-yağmacı gelenekleri ile karşı karşıya gelmiş iki toplum, bin yıl boyunca kavga dövüş birlikte yaşadı. Epigenetik diye bir kavram var: Çevre ve hayat şartları ile değişen genetik özellikleri konu ediniyor. Bin yılda iki kültürü buzdolabında mı sakladık? Kürtleri çekseniz Türkler evliyâsız kalır. Dindarlık bir kenara, muhafazakâr köylülerin eline düşen Türk edebiyatı, Kürt yazarlar olmasaydı bugün ne halde olurdu? Türkleri çekseniz Kürtlerin dünya ile bağı kopar.
Fark nedir?
Kürtlük-Türklük muhabbetinin varacağı yer belli. PKK’nın tepesinde Türklerden çok fazla var, hatta “Önder” denen Öcalan’ın Kürtçe bilmediği de malum; PKK’ya karşı operasyon yapan devlet yetkilileri arasında ise ana dili Kürtçe olan çok etkili kişiler var.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kürt isyanlarında kaçıp Suriye’ye yerleşen ve Esad’ın vatandaşlık vermediği mektum ve muhacir Kürtleri de dahil edin: Bizim Kürtler bize benziyor. Siyaset, diplomasi, edebiyat, şiir, kavga-dövüş, hatta savaş-strateji dediğimiz zaman aynı dili konuşuyoruz. Üstelik seviyoruz. Kürtçeyi ve Türkçeyi aşan ortak bir dilimiz var.
Aynı dili konuşanlar meseleleri daha hızlı ve kolay çözerler.























