(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye, son yıllarda siyasi baskının ve ifade özgürlüğü üzerindeki sistematik kısıtlamaların gölgesinde şekilleniyor. Bu sürecin merkezinde ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar içinde geçirdiği dönüşüm bulunuyor. Bir zamanlar dış politikada “komşularla sıfır sorun”, içeride ise “ileri demokrasi” söylemleriyle küresel övgü toplayan Erdoğan, bugün artık kendi iktidarını koruma refleksiyle hareket eden otoriter bir figür olarak anılıyor.
Bu değişim yalnızca siyasi tavırlarda değil, devletin tüm kurumlarında hissediliyor. Yargıdan medyaya, emniyetten eğitim sistemine kadar birçok alan, tek bir merkezin kontrolüne girerken; toplumsal muhalefeti bastırmak, eleştirel sesleri susturmak için “korkut ve sustur” politikası sistematik hale getirildi.
YENİ TÜRKİYE’DE SUSMAK HAYATTA KALMA STRATEJİSİ
Gözaltılar, tutuklamalar, hakkında açılan soruşturmalar ve ekonomik yaptırımlar, bugün eleştirel düşünceyi dile getirmek isteyen herkesin karşılaşabileceği riskler. İfade özgürlüğünün anayasal bir hak olmaktan çok, bir “lüks” haline geldiği bu ortamda, insanlar yalnızca söylediklerinden değil, söyledikleri varsayılan ya da ima ettikleri şeylerden dahi yargılanabiliyor.
Entelektüel çevrelerde, akademide, bağımsız medyada ve sosyal medyada giderek yayılan oto-sansür kültürü, baskının yalnızca doğrudan cezalandırma üzerinden değil, korku iklimi yaratılarak da işletildiğini gösteriyor. Bu politika, yalnızca eleştirel kişileri hedef almakla kalmıyor, onları örnek göstererek toplumun tamamını susturmayı amaçlıyor.
FLU TV: KUYRUĞU KAPTIRANLAR
YouTube kanalı Flu TV’nin kurucusu İlker Canikligil, geçtiğimiz aylarda yaşadığı hukuki süreçlerin ardından kanalın politik içeriklere yer vermeyeceğini açıkladı. “Kuyruğumuzu kaptırdık” ifadesi, yaratılan baskı ortamının ne kadar etkin olduğunu ve bu ortamda ayakta kalmak isteyen bağımsız platformların nasıl bir tercihe zorlandığını açıkça ortaya koydu.
Flu TV’nin yaşadığı bu durum münferit değil; aksine Türkiye’de giderek yaygınlaşan bir oto-sansür pratiğinin sembolü. Eleştiriden uzak duran, siyaseti konuşmaktan kaçınan, toplumsal sorunları eğlenceyle perdeleyen içerikler, yeni normal haline geliyor. Ancak asıl mesele, bu yeni normalin yaratılma sürecinde maruz kalınan sistematik baskı.
MUHALEFETİ DE DİZAYN ETMEYE ÇALIŞAN BİR İKTİDAR
Erdoğan yalnızca muhalif basını ya da bireyleri hedef almıyor. Aynı zamanda siyasal muhalefeti de dizayn etmeye çalışıyor. CHP’sinden İYİ Parti’sine kadar birçok muhalefet aktörü üzerinde dolaylı ya da doğrudan baskılar kuruluyor. Bu baskılar, muhalefetin sesini kısmayı değil, onu “kontrollü muhalefet”e dönüştürmeyi amaçlıyor. Toplumsal muhalefet ise, adalet yürüyüşlerinden sokak protestolarına kadar her hareketinde gözaltı ve polis müdahalesi tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.
KORKUNUN EGEMEN OLDUĞU BİR SESSİZLİK REJİMİ
Bugün Türkiye’de siyaseti, medyayı, akademiyi ya da sanatı konuşurken karşımıza çıkan en temel gerçek, korkunun bir yönetim aracı haline getirilmiş olması. Erdoğan’ın bir zamanlar umut vadeden vizyoner lider imajından, devletin tüm imkânlarını kendi iktidarını sürdürmek için kullanan bir otoriter figüre dönüşmesi, bu dönüşümün en net göstergesi. Susturulan her eleştiri, sindirilen her ses, Türkiye’yi biraz daha sessiz ve biraz daha karanlık bir yere sürüklüyor.






















