(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Hicri Muharrem ayı içindeyiz. 16 Temmuz’a denk gelen 10. gün Aşura’dır. O gün birçok olayın yıldönümü…
Musa Peygamber’e mucizelerin verildiği gün, bugün… Hazreti İsa’nın doğumu ve dünyadan ayrılış günü. İsmail peygamber doğduğu gün aynı zamanda. Hazreti Nuh’un tufandan karaya çıktığı gün de bugün… Firavun’un boğulduğu gün ayrıca…
Liste uzun; ne kadarı gerçek ne kadar şehir efsanesi meçhul.
Bir başka olay var ki Muharrem’i matem ve hüzün ayına çevirmiştir.
Mehmet Akif ‘Aylar bize hep Muharrem oldu’ der. Çünkü İslam dünyasından acılar, matemler hiç eksik olmamış.
Tarih, Hazreti Peygamber’den sonra Müslümanların birbirine düşmesine, kavgalara, savaşlara, fitne ve fesatlara sahne olmuş. Hayatı zulüm altında ve zindanlarda geçen Ahmet Bin Hanbel’e ölüm döşeğinde sorar talebeleri; ‘Efendim nereye gömülmek istersiniz’ diye. Cevabı Müslümanların hali pür melalini özetliyor; ‘Eğer İslam dünyasında zulüm görmemiş bir toprak parçası bulabilirseniz beni oraya gömün…’ der.
‘Siyaset ve iktidar kavgaları İslam tarihini zulüm tarihi haline getirdi’ cümlesi biraz ağır ama gerçeğinde bir ifadesi. Tarihten, yaşananlardan ne ibret aldı Müslümanlar ne de dersler çıkardı. Bugün İslam coğrafyası dünyanın en zor yaşanılası yerler…
Kim Avrupa dururken Afganistan’da yaşamak ister? En fanatik siyasi İslamcıya sorun; ‘Suudi Arabistan’a mı yoksa Amerika’ya mı gitmek istersin?’ diye. Cevabı Amerika olacak…
Cevaba ne hacet, örneklerle sabit. Bütün Müslümanlar gözünü lanetledikleri, tepki gösterdikleri Batı’ya dikmiş durumda. Bu Müslümanların trajedisi değil de nedir?
Muharrem’in 10’unda acısı hâlâ taze Hazreti Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela olayına dikkatinizi çekeceğim. Şia ve kolları 10 Muharrem’i ‘ağıtlarla, mersiyelerle’ anar. Sünni kesim de acısını yüreğinde duyar fakat Kerbela hakkında konuşmak istemez, ne olup bittiğinden habersizdir.
İslam tarihinin dönüm noktası Kerbela’ya ilişkin bildikleriz, öğrendiklerimiz çok sınırlı… Bir sayfayı bile doldurmaktan aciz olduğumuzu itiraf etmek gerekir.
Ben nice zaman sonra hem Şii hem de Sünni kaynaklardan Kerbela’yı okumak için çaba sarf ettim. Ne yazık ki bu konuda kaynaklar da çok sınırlı. Milli Görüş ve Siyasal İslam’ın atmosferini yıllarca teneffüs eden Peder Bey’e Kerbela’yı sorduğumda ‘Hazret-i Hüseyin’in başıyla top oynadılar. Futbolun kökleri orası…’ dedi. Bu mudur yani? Peder Bey ortalama Sünni kesimi temsilcisi. Biraz daha ondan hallice olanlar vardır elbette ama gene de Kerbela hak ettiği ilgiyi görmemiş, tarihi ve siyasi yönü iyi analiz edilmemiş dolayısıyla dersler ve ibretler çıkarılmamıştır.
Ve Kerbela’nın değişik türevleri İslam toplumunda tekrarlanmaya devam etmiştir. Mehmet Akif şiirini yazmış ama ona kulak vereni ara ki bulasın; ‘Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi / Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi’.
Tarihi efsaneleştirir, şan ve şöhreti geçmişte ararsan olacağı bu. İslam tarihinin ‘şanlı sayfaları’ kadar ‘dramatik ve utanç sayfaları’ da vardır. Maalesef çok köpürtülen ‘şanlı sayfaları’ çok azdır.
Biraz fazla mı ahkam kestim? Haddi mi aştım mı acaba? Galiba öyle. Ama bugün sınırları biraz zorlayacağım. Belki sizi ‘rahatsız edecek satırlar’ yazacağım. Ali Şeriati ‘Ben sizi rahatsız etmeye geldim’ sözünü ve kitabını hatırlatırım. Kafa konforunu bozmak, zihni bulandırmak, beynin damarlarını zonklatmak, asırlık ezberleri tekrar etmekten ve beyni sünger gibi pörsütmekten ve tembellikten iyidir.
Umarım yazdıklarımla sizi rahatsız eder ve kafanızı karıştırabilirim. Yazıya birkaç gün hazırlanıyorum. Diyanet’in ansiklopedisine baktım, bilgiler o kadar yetersiz ki… Ne olayın özünü anlamak mümkün ne de mesajını… Yazık. Diyaneti bu olan bir toplumun Kerbela veya gerçek İslam tarihi konusunda bilgilenmesi ve tarih bilincine kavuşmasını beklemek ham hayal olur.
KERBELA NEDİR?
Sadece o gün yaşananlarla izah edilemez ve anlaşılamaz.
Hazreti Peygamber’den hemen sonra siyasi kavgalar ve fitnelerin başladığını söylesem ‘dört halife dönemine’ dil uzatmış mı olurum. Dört halife dönemi, ağırlıklı olarak siyasi açıdan değil, dini ve efsanevi açıdan değerlendirildi İslam aleminde. Hazret-i Ebubekir’e kim söz söyleyebilir? O, hicret yolunda ‘ikiden…’ biri ve ilk Müslüman… Dini yönü muhteşem elbette. Fakat halife seçilirken yaşananlar ve siyasi kararları niye eleştirel gözle analiz edilmesin?
Hazreti Fatıma’ya vermediği ‘Fedek Hurmalıkları’ meselesi asırlarca sürdü ve fitne konusu oldu. Hazreti Ali, eşi hayatta olduğu 6 ay boyunca uzak durdu, evden çıkmadı ve biat etmedi. Hazreti Fatıma’nın vefatını halifeye haber vermedi.
Hazreti Ebubekir’e biat etmeyen başka sahabeler yok mu? Sakıncalı soru mu bu? Ensar kabilelerinden biat etmeyen hatırlı kişileri bilmenin dine ne zararı olabilir?
Ben bir ilahiyatçıya sırf öğrenmek için ‘6 ay boyunca Hazreti Ali, Halife Ebubekir’in arkasında cuma namazı kıldı mı?’ diye sordum bana öfkeyle ters ters ‘Sana ne?’ der gibi baktı. Cevap da vermedi. Ya da veremedi.
Hazreti Ömer’in şehit edilmesi üzerine oğlu suikastçıyı evinde saklayan Müslüman aileyi kılıçtan geçirdi. Hazreti Osman’dan ‘kısas’ istendi. Ama Halife selefinin oğluna ‘kısas’ hükmünü uygulamadı.
Hazreti Osman dönemini okuyun yüreğiniz daralır…
Yönetimde aile kadrolaşması ve buna karşı yükselen tepkiler, isyanlar… Felaketle sonuçlanır. Evi isyancılar tarafından kuşatılır. Hazreti Ali ve çocukları ile birlikte bir avuç Medineli korur Halife’yi.
Hazreti Osman’ı öldürmek için bitişiğindeki evin duvarını delerek içeri giren ilk kişi kim biliyor musunuz? Hazreti Ebubekir’in oğlu.
Halife’nin ‘Ah evladım baban seni görseydi ne derdi’ demesi üzerine pişman olur ve geri çekilir. Sonu yürekler acısıdır. Ricat ettiği için isyancı arkadaşları tarafından öldürülür ve yakılır. Hazreti Ayşe bu olaydan sonra o et kokusu burnundan gitmediği için hayatı boyunca et yemez, yiyemez.
Hazreti Ali ile Hazreti Ayşe arasında yaşanan Cemel vakası… Yine Muaviye ile Hazreti Ali’nin kılıçları çektiği Sıffin Savaşı İslam tarihi kitaplarında ‘yarım sayfayla’ geçiştirilecek olaylar mıdır?
Cemel bir ‘vakıa’ mıdır? Kaç sahabenin hayatına mal olduğunu biliyor musunuz? Ya da bilmek ister misiniz? Hayır mı? Neden? Dünün olaylarını doğru analiz edemeyen bugünü anlayabilir mi?
Eğer sizi rahatsız edebildiysem klavyenin bu kadar çok tuşuna boşuna basmamışım demektir. Hazreti Ali karşısında her türlü ‘siyasi oyunu’, ahlak demeden, dine aldırmadan sahneye süren Muaviye’ye söyleyecek bir çift sözümüz yok mu? O da ‘sahabe’ diye susalım mı? Sıffin’i yaşanmamış mı kabul edelim? Ama yaşandı.
SUSKUNLUK FİTNEYİ KALDIRIR MI?
Ve İslam tarihinde büyük yarılmaya ve bölünmeye sebep oldu. O fitne asırlarca sürdü. Susmak fitneyi ortadan kaldırmadı. Dilimiz pir-u pak mı kaldı? Hazreti Hasan’la ilgili ne biliyoruz? Onu halife görmek isteyenlere ne cevabı verdi? Muaviye ile ilişkisi nasıldı? Saltanatı için ‘tehdit ve risk’ olarak algılayan Muaviye’nin zehirleyerek şehit ettiği doğru mu? Doğru ise devletin bekası için verilen fetvalar Hazreti Hasan için de geçerli mi?
Yazarınız bu fetvaları şiddetli karşı ve dini bir tarafının olmadığını tamamen siyasi olduğunu düşünüyor.
Muaviye, Hazreti Hasan’la yaptığı anlaşmaya ve verdiği söze rağmen oğlu Yezid’i veliaht olarak yerine hazırladı. Yezid kimdir? Ebu Eyyub El Ensari’nin de aralarında bulunduğu İstanbul’un fethi için yolan çıkan ordunun komutanı desem… Evet, öyle. Sonra da Şam’da babasının koltuğuna oturdu. Ve Hazret-i Hüseyin’i kendisine rakip gördü. Bugün Irak’ta bulunan Kufe halkı sayısız mektuplar ve heyetlerle Hazret-i Hüseyin’i davet ederek başlarını geçmesini istedi. Yezid, ‘ya biat ya ölüm’ diye iki seçenek sundu.
Kendi halinde münzevi bir hayat yaşayamaz mıydı?
Hayır, mümkün değildi. Yezid’in buna imkan ve fırsat vermesi düşünülemezdi. Hazret-i Hüseyin istişarelerden sonra aile efradı ve ekibiyle birlikte Kufe’ye doğru yola çıktı.
Ali Şeriati der ki; “Hüseyin’e miras kalan hiçbir şey yoktu. Ne ordusu ne silahı, ne gücü ne de organize olmuş takipçileri kalmıştı. Ümeyye oğulları toplumun her yerini ve her şeyini işgal etmişti. Zalimin kılıçla, parayla ya da aldatarak sağladığı güç herkesi susturdu. Bütün kuvvet zalim iktidarın elindeydi. Bu gibi hallerde idealler ve düşünceler rejimin ajanları tarafından kontrol edilir. Beyinler yıkanır, doldurulur ve din adına söylenen yalanlarla zehirlenir, bunlar da işe yaramazsa kılıç kullanır. Hüseyin’in karşısında böyle bir güç vardı. Tahrip edilmiş tüm değerleri sahip bir insandı Hüseyin, terk edilmiş ideallerin simgesiydi. Ama oraya bomboş ellerle geliyor, hiçbir şeyi yok. Hüseyin iki seçenek arasında kalıyor. Sessiz kalamaz ama savaşamaz da. Bir tek silahı var, o da ölüm. Düşmanı yenemezse en azından kendi ölümüyle rezil eder, gözden düşürür onları. İktidardaki gücü ele geçirmese bile en azından lanetleyebilir. Şehit olmak onun için bir kayıp değil bir seçenektir. Kendisini özgürlük yolunda kurban edecek ve zafer kazanacaktır. Şehitliğin eşsiz bir parıltısı ve aydınlığı vardır.”
‘Neden kazanamayacağı bir savaşa girdi?’ sorusunun cevabı Şeriati’ye göre bu. Biat mı ölüm mü? Hak etmeyen birine biat etmektense şehadeti seçmiştir Hüseyin. Bediüzzaman’ın görüşleri de benzerdir. Bediüzzaman, Hz. Hüseyin’in mukabelesini yani Yezid’e biat etmeyip harekete geçmesini onun ‘hürriyet-i şer’iyye kılıcını çekmesi’ olarak niteler.
Zira bilindiği gibi istibdadın, zıddı hürriyettir. Dolayısıyla Yezid’in siyasî istibdâdına karşı Hz. Hüseyin’in ona biat etmemesi, aynen ifadesini bulduğu üzere ‘İslam’ın hürriyet kılıcını’ çekmekten başka bir şey değildir.
KUFE KAPISINDA SUSUZLUK…
Hazreti Hüseyin Medine’den Kufe’ye doğru ayet ayet, sure sure yürürken Yezid, kendisini desteklemeyen Kufe’nin ileri gelenlerini kılıçtan geçirir. Ve halkı sindirir. Hüseyin’e sempati ve iltisak etmenin karşılığı ölümdür.
Yolda bir ulak, Kufelilerin ‘umutsuz vakaya’ dönüştüğünü haber verir. Geri dönmek yoktur. Kufe’nin yakınlarına kadar gelir. Etrafında kala kala çocuk, kadın ve yaşlıların da aralarında bulunduğu toplam 72 kişi kalmıştır. Karşısında binlerce donanımlı askerden oluşan büyük bir ordu.
Çevresi sarılır. Suya ulaşması önlenir. Bir damla su bile çok görülür. Çocuklar, kadınlar susuzluktan kırılır. Kerbela’nın simgelerden biri de bu susuzluktur. Bir canlı nasıl susuz hayatta kalabilir?
Hazreti Peygamberin ahfadını susuz bırakmak hangi din anlayışına sığar? Yezid Saray alimlerinden fetva almış mıdır? Yezid’in komutanları ve paşaları kucaktaki bebeğe varıncaya kadar Hazreti Hüseyin’le birlikte çoğunu şehit eder. Ancak çok az kadın ve çocuklar hayatta kalır.
Onlar da esir olarak elleri kolları kelepçeli çıplak develer üzerinde Kufe sokaklarında dolaştırılır önce sonra Şam’a Yezid’in sarayına götürülür. Hazreti Hüseyin’in kız kardeşi Zeynep’in tarihe mal olan konuşması bir destandır adeta. Sözlerini doğrudan muhataplarının yüzüne söyler. Neler mi der? İşte herkesin sustuğu, dillerin lal kesildiği, topluluğun dilsiz şeytana dönüştüğü yerde adını Peygamber Efendimiz’in verdiği Hazreti Zeynep ‘Ey Ali’nin kızı! Gördün mü Hakk bizden yanaymış, böyle olmasaydı biz muzaffer olmazdık’ diyen Kufe Valisi Ziyad’a şöyle kükrer önce: “Sizler kaybettiniz, evet kaybettiniz. Çünkü kardeşim Hüseyin, binlerce kişiye bile boyun eğmedi. Eğer zalimliğinizden korkup gelseydi ayaklarıyla buraya, gelip eğilseydi önünde, o değil sen kazanmış olurdun. Hani nerde bu başın ayakları? O kendisi yerine, kesik başını yolladı sana, Önünde duran Hüseyin’in başı, ama kendisi nerede. Gövdesi ve inançları nerede, yüreği nerede… Âlemlere rahmet dedesi, babası, anası nerede? Kerbela’da bre Yezid uşağı Kerbela’da… Zorbalık dağa benzer. Zulmetmek yalçın bir dağ gibidir. Sizler ne kadar zorba olursanız, o dağın doruğuna çok yaklaşırsınız. Ama unutmayın ki; doruğa ulaştıkça uçurumların derinlikleri artar. Bir ayağın kayışı parçalanmaya yok olmaya yeter. İşte şu önünde duran Hüseyin’in başı, dağın doruğunda ki zalimlerin sonu olacaktır. Kardeşim Hüseyin’in başından işte şimdi korkun. Çünkü bu kesik baş sizin sonunuzu getirecektir.”
HZ. ZEYNEP’İN FERYADI
Sonra kendilerini izleyen Kufe halkına seslenir. Zeynep’in sesini duyan Kufeliler Hazreti Ali’yi hatırlar ama mazlumdan yana tavır alamaz.
Zalimin saflarında sessiz sesiz gözyaşlarını içlerine akıtırlar.
Hazreti Zeynep onlara da der ki: “Ey Küfeliler, dinleyin! Ey Yezid’e boyun eğerler! Ey aldatılmış zavallı halk, bize mi ağlıyorsunuz? Oysaki bizim gözlerimiz hâlâ yaşlı, ıstıraplarımız dinmemiş, feryatlarımız yatışmamıştır. Sizler, gerdanlığını kaybedip sonra da toprak içerisinde onu arayan kadın gibisiniz. Sizler, Allah ve Resulüne iman getirdiniz, ama daha sonra işlediğiniz bu büyük günahla onun kökünü kazıyıp attınız. Sizden fesat, şer ve şarlatanlıktan başka bir şey de beklenemez. Sizler o güle benziyorsunuz ki ne yenilen ne de koklanandır. Sizin nefisleriniz ne kadar da kötü bir nefistir ki, sizler Allah’ın ve O’nun Resulünün gazabına uğramış ve cehennemlik olmuş bir toplumsunuz. Bizleri öldürdünüz, şimdi de bize ağlıyorsunuz. Evet! Allah’a yemin olsun ki çok ağlayın az gülün, bu işlediğiniz cinayetin kanı, sizin yakanıza yapışmış, bu yaptığınız pis ve kötü amellerinizden kurtulamazsınız ve bu ar ve rezillik, sizi kahredecek ve hiçbir suyla bu çirkef lekelerinizden arınmayacaksınız. Peygamber’in oğlu ve cennet gençlerinin efendisinin kanı, nasıl yıkansın? Siz, iyiliklerin mabedini ve yardıma muhtaç olanların derman kapısını yıkıp öldürdünüz. Siz, Allah’ın ve Resulünün size olan Hüccetini, şehit ettiniz.”
Hazreti Zeynep’in feryadı ve çığlığı göklerde yankılanır. Zeynep Yezid’in huzuruna çıkarılır. Orada da susmaz: “Ey Hüseyin! Ey Resulullah’ın habibi! Ey Mekke ve Mina’nın oğlu! Ey tüm dünya kadınlarının hanımefendisi Fatıma Zehra’nın oğlu! Ey Mustafa’nın kızının evladı!”
Bu sözleri duyanlar ağlamaya başlar, Yezid ise sessizlığini bozmaz. Yezid, bambu ağacının getirilmesini emretmiş, Hüseyin’in mübarek dudak ve dişlerine onunla vurur ve Bedir Savaşında öldürülen akrabalarının intikamını aldığını söyler.
Hazreti Zeynep susar mı?
“Ey Yezid, esir olarak şehir şehir dolaştırmakla bu geniş yeryüzünü ve bu fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanırsın ki böyle övünüp seviniyorsun? Dünyayı abad ettiğin, şenlendirdiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu seviniyorsun? Yavaş ol, yavaş ol! Allah’ın ‘O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi, sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar; biz onlara, ancak günahlarıdaha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır’ buyurduğunu unuttun mu yoksa? Ey Âzâd edilmiş kölelerin zürriyetinden olan! kendi kadın ve cariyelerini örtüp Resulullah’ın kızlarını açık yüzlerle ve örtüsüz bir hâlde düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konakta oranın sakinlerine teşhir etmen, yabancıya ve aşinaya bu himayesiz esirleri göstermen insaf ve adalet midir? Soylu ve necip insanların ciğerini ağzına alıp emen, sonra da dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen birinden nasıl merhamet beklenebilir? Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan biri, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de bu yaptığıyla sanki günah işlememiş gibi, sarhoş ve mağrur bir hâlde, cennet gençlerinin efendisi Eba Abdillah’ın dişlerine çubukla vuruyor ve pervasızca ‘Bedir savaşında ölen büyüklerim, keşke burada olsalardı da bu durumu görerek çığlıklar atıp ‘ellerin dert görmesin ey Yezid’ deselerdi’ diyorsun. Evet, niye söylemeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.v) evlatlarının kanına buladın ellerini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttalip oğullarını katlettin. Fakat sen bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin hazırladın. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kavminin büyüklerine sesleniyorsun. Ne var ki çok geçmeden sende onlara katılacak ve ‘Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lal olsaydı da bunları söylemeseydim’ diyeceksin. Ey güçlü Allah’ım! Bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde yak onları! Ey Yezid! Sen bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok geçmeyecek; Peygamber evlatlarının kanını dökmek ve Ehlibeytine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Peygamber’in huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. ‘Allah yolunda ölenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar’. Allah’ın hükmedici, Muhammed’in (s.a.v) davacı ve Cebrail’in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasında ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacaklar. Hangimizin daha bedbaht olduğunu bilecekler. Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin. Ama bu durum seninle konuşmaya (bizi) mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmekse benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Fakat gözler ağlıyor ve sineler de gam ateşiyle yanıyor. Ah, Allah ordusunun şeytan ordusu olan azat edilmişler eliyle öldürülmesi ne ilginçtir! Bizim kanımız bu ellerden akıyor ve etlerimiz ise ağızlarında çiğneniyor. O tayyib ve pak bedenler, yer üstünde kalmıştır… Ey Yezid! Eğer bugün galip gelerek, bizi kendi ganimetin biliyorsan, yarın yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin gün bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına zulmetmez. Biz de şikâyetimizi ona yöneltiyoruz. Çünkü O’dur sığınağımız. Ey Yezid! Kendi işinle meşgul ol, istediğin şekilde düzen kur, hile yap ve çalış. Ancak Allah’a andolsun ki bizim adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyecek ve öldüremeyeceksin, işimizi bitiremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın alil, yaşayacağın günler az ve kalildir. Münadi ‘Allah’ın lâneti zalimlerin üzerine olsun’ diye seslendiğinde, o gün bu topluluğun dağılmış olacaktır. Allah’a hamdolsun ki başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şehadet ve rahmet kıldı. Allah’tan istiyoruz ki nimetini, şehitlerimize tamamlasın; mükâfatlarını artırsın ve bizleri de salih haleflerden kılsın. Çünkü o, bağışlayandır; şefkatlidir. ‘Allah bize yeter; ne de güzel vekildir O.”
Bu sözler üzerine daha ne söylenebilir?
























