(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Yarın şeb-i yelda… En uzun gece… Her iki kelime de Farsça… Kavram dilimize yerleşti. Birçok şiire, şarkıya konu oldu. Bugün pek kullanılmadığı doğru… Gece, gündüz, seher anlamını yitirdi. Güneşe veya aya bakarak zamanı idrak edeni ara ki bulasın. İnsanlar akşamın olduğunu saatlerine bakarak anlıyorlar. Eskiden guruba bakılırdı. Güneş batarken ufukta oluşan kırmızı güzelliğe doyum olmaz, şairlere ilham verirdi.
“Batan gün, kana benziyor” şarkısını dinlemeye bayılırım. Hem melodisi hem de sözleri alır götürür beni başka alemlere… “Yaralı cana benziyor / Esmerim vay vay / Ah ediyor bir gül için / Şu bülbül bana benziyor…” Ahmet Haşim hüzünlenir; “Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…” Derdi olan adam için akşam çekilmez. Istırabını paylaşacağı, konuşacağı kimse kalmaz. “Akşam, yine akşam, yine akşam / Göllerde bu dem bir kamış olsam…”
Öteden beri 21 Aralık gecesine doğru yürürken derin düşüncelere dalarım. Çocukluğumun karanlık ve uzun gecelerini hayal ederim. O beyti hatırlarım mutlaka; “Şeb-i yeldayı müneccimle, muvakkit ne bilir / Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat” Şair ne güzel demiş. Gecenin uzunluğunu saatlere değil, gam müptelasına sor… Dertleriyle baş başa kalmıştır. Ama aşıktır, ama hastadır, ama ıstırabı vardır. Farketmez. Gözü dışarıda günün ışımasını, sabahın olmasını ister. Bir ‘dert ortağı’ çıkıp gelecektir, acılarını paylaşacak ve azaltacaktır.
Eskiden hastanelere yakın camilerde sabah ezanın vakit girer girmez okunurdu. Hastalara sabahı müjdelemek için hoca elini çabuk tutardı. Gecenin bitmekte olduğunu haber verirdi. Ne kadar eskiden…? Osmanlı döneminde… Ne kadar ince ve anlamlı bir düşünce… Bugün de olamaz mı? Zor… Bir manası olur mu ayrıca? Çünkü güneşin yerini mekanik ve soğuk saatler aldı. Ne ezana verilecek kulak, ne dışarıya bakacak göz kaldı.
Ey okur! Günün anlam ve önemiyle başladık yine… Geçen yıl da ‘şeb-i yelda’ üzerine ahkam kesmiştin diyenler çıkabilir. Doğru, tutamıyorum kendimi takvimde 21 Aralık’ı gördüğüm zaman bir kaç gün öncesinden dilime o beyit pelesenk oluyor. Çevremdeki herkesle paylaşıyorum. Bir yılın sonundayız. Giden seneyi haftaya değerlendiririz. Bugün nicedir masamın üzerinde ‘beni yaz’ diye bekleyen bir kitap var. Artık onun vakti geldi. Yeteri kadar demlendi. Bu bir roman… Belgesel tadında ve tarzında bir roman… Arka fonu tarihe yaslanan romanlara bayılırım. Ahmet Altan’ın ‘O Yıl’ını henüz okuyamadım. Yeni çıktı.
Önce ‘Gecenin Çığlığı…’ Mutlu Çölgeçen’in eseri… Yazar başka kitaplar da yazmış. Gazeteci kökenli… Haberlerinden tanıyanlar çıkabilir. Haberlerin ömrü çok kısa… Sanat eseri öyle değil. Ölmez. Bir ömür boyu okunur. Bir gazetecinin kalemini kalıcı eser yönünde kullanması takdir etmemek mümkün mü? Daha önce de benzer üsluba sahip ‘Vurgun’ diye romanı okumuş, sizinle paylaşmıştım. Bir polisiye romandı. Aşkın Balaban diye adını ilk kez duyduğum biriydi. Onda da gazeteci üslubu ve tadı vardı.
‘Gecenin Çığlığı’nın odağında 6-7 Eylül olayları var… 1955 yılının karanlık hadiseleri… Rum kökenli vatandaşların malları, mülkleri, canları yağmalandı, talan edildi. Kıbrıs olayları gerekçe gösterildi. Kendiliğinden oluşan bir hareket değildi. Karanlık odalarda planlandı. Provokatörler sahaya sürüldü. Peşine taktıkları güruhla Beyoğlu’nun altı üstüne getirildi. İktidarda Adnan Menderes hükümeti vardı. Yaşananlar siyaset engel olamadı. Yıllar sonra MGK Genel Sekreterliği de yapmış olan Sabri Yirmibeşoğlu Paşa “6-7 Eylül bir Özel Harp işidir” diyecekti.
6-7 Eylül olayları tarihin en karanlık sayfalarından… Ne kadar aydınlatılabildi? Kamuoyuna ne kadar mal oldu? Hesabı sorulabildi mi? Gerekli dersler çıkarıldı mı? Maalesef bu sorulara doğru ve sağlıklı cevap verebilmek mümkün değil. Devlet lisanı halle ‘Yaşandı, geçti, kurcalamayın…’ dedi. Yıldönümlerinde bazı çevrelerde hatırlandı. O kadar…. Oysa belgeseller, filmler, romanlar yazılmalıydı. 6-7 Eylül utancıyla hem devlet hem toplum yüzleşebilmeliydi. Ve de ‘hesaplaşabilmeliydi’. Maalesef ülke olarak ‘yüzleşme ve hesaplaşma’ konusunda çok zayıf olduğumuz ortada.
İşte Mutlu Çölgeçen 2025’in Mart’ında piyasaya çıkan kitabında bize ‘o gün ve gecelerin çığlığını’ anlatıyor. Su gibi akan bir üslupla… Okuması kolay… İlk sayfayı açtığınızda elinizden bırakmanız mümkün değil. O kadar gerçekçi ve sahici bir dili var ki… Olayların içine giriyorsunuz. Yaşıyorsunuz adeta. Çığlıklar kulaklarınızda yankılanıyor. Cam kırıkları üzerinize dökülüyor. Kalbiniz acıyor. Yüreğiniz daralıyor. Gözleriniz nemleniyor. Bir belgesel gibi… Ama değil. Roman veya uzun hikaye tadında… ‘Selanik’ diye başlıyor ilk satırlar; “Telefonu kapattığında yüzüne yansıyan mutluluk, odasını dolduran akşam güneşinin kızıl yansımalarıyla daha da belirginleşti…”.
Kitabın kapağında resim alıp sizi götürüyor 6-7 Eylül 1955’e… Enkazlar arasında iki genç… Güzel ve masum yüzler… Ve az ötede görünün bir güvenlik görevlisi… Hem felaket hem insan unsuru kapağa yansımış. Bölüm başlıkları da dikkat çekici… Okumayı daha kolaylaştırıyor; ‘Mazi Kalbimde Yara’… ‘Erguvan’… ‘Ortalık Toz Duman’ gibi çarpıcı başlıklar adeta ‘beni oku’ diye çekiyor sizi. Arka yüzünde kitabın içeriğiyle ilgili üç paragraflık doyurucu bilgiler var.
Birlikte okuyalım mı; ”İstanbul… Asırlardır farklı kültürlerin iç içe geçtiği, sokaklarında onlarca dilin yankılandığı, komşuluğun din ve kimlikten bağımsız yaşandığı kadim şehir… Ancak bir gece, bu çok seslilik sustu, tarih karanlığa gömüldü. Takvim yaprakları 6-7 Eylül 1955’i gösteriyordu. Önce bir söylenti yayıldı, ardından kalabalıklar sokağa döküldü. Öfkenin ve kışkırtmanın körüklediği bu taşkınlık, yalnızca vitrinleri değil, insanların hayatlarını da paramparça etti. Pencerelerden yükselen çığlıklar, taşlara kazınan ayak sesleri, bir gecede dağılan hayaller…
Gecenin Çığlığı, bireysel hatıralarla toplumsal hafızanın kesiştiği, bir şehrin ruhunda hâlâ izi kalan bir gecenin romanı. O gece Dimitri ve Mahmure, aşklarıyla bu yangının tam ortasında kaldılar. Birbirlerine sığınarak hayatta kalmaya çalıştılar ama şehir, artık onları koruyamayacak kadar yabancılaşmıştı. Aradan yıllar geçti, 2004’te, Dimitri İstanbul’a geri döndüğünde, hatıralarındaki şehrin acımazsızca betonlar arasında sıkışıp kaldığını gördü. Nefesi kesildi!
Gecenin Çığlığı, o gece evlerinden sürülen, geçmişi ellerinden alınan, anıları silinmeye çalışılan binlerce insanın hikâyesini anlatıyor. İstanbul’un sokaklarında yankılanan adımların aslında geçmişin hayaletlerini peşinden sürüklediğini hatırlatıyor. Sessiz sedasız kapanan dükkânlar, bir daha açılmayan pencereler, yerini kimliği belirsiz betonlara bırakan eski mahalleler… Bu roman geçmişten gelen o fısıltıları duymak, unutulanları hatırlamak ve gecenin karanlığında yankılanan çığlıkları duymak için bir davet! Çünkü unutmamak, dahası hatırlamak, adalet, özgürlük ve insan hakları adına yapılacak en büyük direniştir…”
‘Gecenin Çığlığı’ 70 yıl öncesinden bir feryat… Uzaklarda değil, bu topraklarda yaşandı. İstanbul’un göbeğinde… Bir ‘derin operasyondu’. Hedefine de ulaştı. İstanbul bir rengini yitirdi. Bize de utancı kaldı. O çığlık hassas yürekler, duyarlı vicdanlar olduğu sürece yankılanıp duracak… Mutlu Çölgeçen iyi iş çıkarmış… Karanlığa bir mum yakmış. Bir ışık, bir ayna tutmuş. Sadece romanını yazmamış, acı da olsa gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına katkı yapmış. Okumanızı öneririm… Şeb-i yeldaya da iyi gider. Gecenizi kısaltır…






















