(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Bir süredir ‘gündem’ ağırlıklı yazdığımın elbette farkındayım. Bundan memnun muyum? Değilim. Bilmem siz hoşnut musunuz? Yoksa kitap, film gibi daha derinlikli yazılar mı bekliyorsunuz yazarınızdan? Ah, keşke düşüncelerinizi bilsem de kendime çeki düzen verebilsem. Gerçi Turgut Özal fena olmadı. Endonezya de öyle… Olumlu tepkiler aldığımı söylemeliyim.
Masamın üzerinde yazılmayı bekleyen yığınla kitap dururken bugün yine ‘gündemden’ kopamayacağım. İki yıl dönümüne ilişkin değerlendirme yapacağım. Eliot haklıymış, ‘Nisan ayı ne zalimmiş’ yakamı bir türlü bırakmadı. Önce bir kaç gün önce geride bıraktığımız ‘Silivri 6,2’nin gölgede bıraktığı 23 Nisan önemine dikkat çekeceğim. Çocuk bayramı ve ulusal egemenlik ne demek?
Sonra 27 Nisan’a… 27 Nisan ne mi? Bak siz de unuttunuz hangi olayın yıldönümü olduğunu. Oysa yakın siyasi tarihin en önemli kırılmalarından biri yaşandı 27 Nisan’da. Ki hala bütün yönleriyle aydınlığa kavuşmuş değil. Bir gece yarısı Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanan ‘e – muhtırayı’ kastediyorum. Ankara’yı allak bullak etmişti.
2025’in 23 Nisan’ını Silivri depremi vurdu. Şiddeti ve büyüklüğü 6,2 idi. Herhangi bir mal ve can kaybına neden olmadı. Yıkımın hemen eşiğiydi. Kısa sürdü, 12 saniye civarında… Sarsıntı biraz daha uzasaydı farklı sonuç doğurabilirdi. Fakat Silivri fayı öyle kırıldı ki çok geniş alanda yankılandı, ta İzmir’e kadar. İstanbul’u fena korkuttu. Çevre illeri de… O günden beri artçısı eksik olmadı. Hala evine giremeyenler var.
23 Nisan çocuklar için bayram… Mustafa Kemal Atatürk’ten armağan… Dünyada tek bir güne özgü ‘çocuk bayramı’. Oysa çocuğa her gün bayram. Mi acaba? Her coğrafyada değil. Acılarla yoğrulan diyarlarda ‘bayram’ mı olur? Gazze’de çocuk olmakla Avrupa’da çocuk olmak aynı şey mi? Enkaz ve ölümden başka şey görmeyen Gazze’deki çocukların bayram yapacak halleri mi var?
Peki Türkiye’de? Çocukların çok ‘neşe’ dolu olduğunu sanmıyorum. Anadolu sıkıntıların, dertlerin coğrafyası. Ve son zamanlarda huzur, neşe iyiden iyiye uzaklaştı. Hapishanelerdeki çocuk sayılarını hatırlıyorum, içim daralıyor. Ebeveynleri içeride olan bir o kadar çocukları da ekleyin. Ekonomik zorluklarla boğuşan yoksul ve fakir ailelerin çocuklarını da ihmal etmeyin.
Bir ‘gelecek rüyası’ olmayan çocukların oranı hiç de az değil. Çocuklar hayal kurmayı pek sever. O yüzden ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusunun sık sık muhatabı olurlar. Doktor, mühendis, öğretmen… Cevaplarının yerini bugün başka seçenekler aldı. İstikbali karanlık gördüğü için gözünü yurt dışına dikenlere siz de rastlamıyor musunuz? Bir çocuğun yurt dışı hayali ve rüyası olabilir mi? Olursa orada ‘neşeden, huzurdan’ söz edilebilir mi?
Hayır, siyasi eleştiri yapmıyorum. Bir sosyolojiye dikkat çekiyorum. Katılırsınız, katılmazsınız sizin bileceğimiz iş… Çocukların pek neşe ile dolmadığı tespitini yapmak da yanlış değil herhalde. Ankara’da büyüklerin koltuğunu bir kaç dakikalığına paylaşan çocukların esprileri bile geride kaldı. Eskiden ne çok haber olurdu. Şimdi ara ki bulasın.
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş bir çocukla diyaloga girmiş… Belli ki sempatik bir anekdot beklemiş. Adını sormuş çocuğa… Sadece adını duyunca ‘Soyadın ne?’ diye ısrar etmiş. Ne yapacaksa soy adını… Adı yetmez mi? Çocuk ‘İmamoğlu’ cevabını vermiş. Kurtulmuş da büyük şaşkınlık… Ne yapacağını bilememiş. ‘Olsun ne var bunda…’ diyememiş. İmamoğlu deyince illa ‘Ekrem’ olanı mı anlaşılır? Aynı soy ismi paylaşan ne kadar çok aile var. _
Fakat siyaset özellikle de Kurtulmuş’un içinde bulunduğu siyasi yapı ‘Ekrem İmamoğlu’ ile yaralı… Şaşkınlığı ondan. Zoraki gülümsemeyle başını okşamakla yetinmiş. Geçmişte o çocukların sorulara verdiği ‘esprili cevaplar’ sadece küçükleri değil, büyükleri de tebessüm ettirirdi. Gülmeyi unutan bir ülkenin ‘23 Nisan manzaraları’ bütün bunlar… Tekil bir örnek genellenemez. Fakat fikir de verir. Memleketin halini de gösterir.
Yaşı 80’lere dayanmış bile olsa hangimizin bilinç altında ‘Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan…’ şiiri yok ki. Önce okul bahçelerine serin ve ıslak havada soğuk bir tören… Velilerin bakışları altında okunan şiirler… Klasik nutuklar… Folklor gösterileri… Bayram dediğin bu. Acaba çocuklar bu etkinlikleri ‘bayram’ olarak algılıyor mu? Bence hayır… Bana hiç bayram gibi gelmezdi. Sonrası derseniz, tamam… Okul yok, ders yok… Tatil biraz bayram havası estirir. Hadi 2025 veya son yıllarda 23 Nisan bayram gibi geçmedi, önceki dönemlerde farklı mıydı? Pek değil.
Madem ki 23 Nisan ‘çocuklara bayram’… Çocuklar bayramı daha iyi hissetmeliydi. Ona göre programlar tertip edilmeliydi. Çocuklar ‘neşe ile dolmalıydı’. Yüzleri gülmeli, gözleri parlamalıydı. O günü sabırsızlıkla beklemeliydi. Büyüklerin söylevleri, hamasi sözlerinin ötesine geçilmeliydi. Büyükler aradan çıkmalı, meydan bütünüyle çocuklara kalmalıydı. Onlardı bilirdi ne yapacaklarını…
Atatürk Meclis’in açıldığı 23 Nisan gününü sadece ‘çocuklara bayram’ ilan etmedi, büyükleri de kattı işin içine… Adına da ‘Ulusal Egemenlik Bayramı…’ dedi. ‘Milli’ kelimesi unutuldu gayrı. Oysa milli egemenlik idi adı. Ulus ve ulusal kelimeleri iyice yerleşti dilimize. Milli kelimesini kovdu. Allah’tan Meclis yerinde duruyor… Onun yerine bir kelime uydurulamadı. Orta Asya Türkçesinde Meclis’in karşılığı ‘toy’. Meclis toy olmadı.
Yazarınızın kelimelerin kökeni üzerine takıntılı olduğunu biliyorsunuz. Ulus Moğolca ‘pay, kısım, kağan ailesinin her bir üyesine tahsis edilen ülke’ sözcüğünden alıntı. Eski Türkçe ‘ülüş’ ülke, şehir’ sözcüğü ile eş kökenli. Modern döneme dek ‘göçebe Türkmenlerde büyük aşiret, aşiretler birliği’ anlamında kullanılmış. Öyle diyor Üstad Nişanyan. Egemenliğe de bakalım… Yunanca ‘önder, lider, şef’ sözcüğünden türeme… ‘Öncü olmak, yol göstermek’ fiilinden geliyor. Fransızca ‘hégémon’, ‘egemen’ sözcüğünden esinlendiği açık. Bilgi dağarcığınıza katkı olsun…
Egemenliğin siyasi kavram olarak anlamı kısaca yönetimin kişi veya belli zümrelere değil doğrudan doğruya millete ait olması… Peki Türkiye’de öyle mi? Demokrasi tüm boyutlarıyla işliyor mu? Yönetimde halkın dediği mi oluyor? Halkın yönetime katılması 5 yıldan 5 yıla sandığa gitmekten ibaret değil. Seçim elbette olmazsa olmazı… Fakat ötesi var. Sandık yeterli değil modern demokrasilerde. Kayyım politikası ne yanına düşer ulusal egemenliğin? Halk filanı seçti, Ankara başkasını atadı.
Bugün ters tarafımdan kalktığımı düşünebilirsiniz ama maalesef Türkiye’nin demokrasi ve ulusal egemenlik konusunda ‘mükemmel’ olduğunu söyleyemeyeceğim. Alınacak çok mesafe var daha. Eksik ve noksanlar az değil. Cumhuriyet demokrasi ile taçlanmadı. ‘Sandık ve seçim gerçeği’ inkar edilemez. Bu da çok şey ama yetmez. Halk yönetime daha fazla katılabilmeli… O kanallar açık olmalı. Sivil ve örgütlü toplum tehlike olarak görülmemeli. Var mı bugün canlı ve dinamik bir sivil toplum?
Meclis konusunda da durum içler acısı… Özellikle ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden’ sonra Meclis’in ağırlığı ortadan kalktı. Yetki ve etkisi yok derecesinde. Denetleme iradesi yok. Oysa Türkiye Cumhuriyet’i kurulmadan ‘Meclis’ kuruldu. İlk Meclis’in temsil zenginliği ve iradesi bugün yok. Türkiye ne yazık ki ileriye doğru değil geriye gitti. Bu kadar olumsuz cümleler kurmak sanmayın ki hoşuma gidiyor ama ne yapayım tablo bu. Benim söylediğim tespitten ibaret.
Eyvah, yine sınırları aştık. Yazının sonu gelmiş bile. 27 Nisan’ın daha ağırlıklı olmasını arzu ediyordum. Kısaca değinmek zorunda kalacağım, sizi daha fazla yormamak için. Yıl 2007… Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bitti. Meclis yeni cumhurbaşkanı seçecek. Ve gözler AK Parti’de… Çoğunluk bu partide… Aday kim olacak? Gündemde başörtü tartışması var. Ve bu bir ‘rejim sorunu…’. Eşi başörtülü olmak diye bir sorun var o zamanlar…
Erdoğan’a itiraz var, Abdullah Gül’e de… Vecdi Gönül gibi biri olabilir. Askerler sistem üzerinde çok etkili. Gözler bir yandan Meclis’te diğer yandan Genelkurmay’da… Erdoğan’ın ‘Vecdi Gönül’ mesajları verdiği konuşuldu. Bülent Arınç itiraz etti, Erdoğan’a rest çekti adayın açıklanacağı sabahın gecesinde ‘Ya sen aday ol, ya Abdullah Gül olsun… Yoksa ben aday olurum…’.
Erdoğan mutlak hakimiyeti yok o dönem parti üzerinde. Erdoğan grup toplantısına geldi, bütün ülkenin gözü kulağı onda, açıklayacağı isimde… ‘Kardeşim Abdullah Gül…’ dedi. Milletvekillerinin yoğun alkışlarıyla karşılandı. Siyasetin dışında itiraz edenler de vardı. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ‘Sözde değil özde’ gibi imalı mesaj göndermişti. Medyada alabildiğine köpürtmüştü.
Büyükşehirlerde ‘cumhuriyet mitingleri’ düzenlendi. CHP ve Doğu Perinçek ön planda görülse de arkada ‘ordunun varlığı’ açıkça hissediliyordu. Bu arada Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ‘367 şartını’ ortaya attı. Bu AK Parti milletvekili sayısının ulaşamayacağı bir rakamdı. 1920’den beri ilk kez 367 seçimin yapılabilmesi için yeter sayı isteniyordu. Siyasi ve askeri çevreler Kanadoğlu’nun tezini sahiplendi.
İlk turda Abdullah Gül 361 milletvekilinin katıldığı oylamada 357 kişinin desteğini almayı başardı. CHP Anayasa Mahkemesi’ne koştu. Oylamanın iptali için… Çünkü böyle giderse Gül’ün üçüncü turda seçilmesi garantiydi. Ankara’da siyasi hava gergindi. Gece 22.00 sularında muhtıra beklentisi yayıldı kulislere. Bir buçuk saat sonra Genelkurmay’ın internet sitesinde bir açıklama yayınlandı. Ve tarihe ‘e – muhtıra’ olarak geçti. Anayasa Mahkemesi gereğini yaptı, oylamayı iptal etti. 367 olmazsa olmaz şart haline geldi.
Muhtıranın metninde ne vardı? Gül’ün adaylığına ve seçilmesine itiraz… Ankara karıştı. AK Parti kurmayları sabaha kadar toplantı üstüne toplantı yaptı. Nasıl bir cevap verilecekti? İnternetten karşı bir açıklama görüşü ortaya atıldı. Gül itiraz etti Hükümet Sözcüsü’nün açıklamayı okumasını istedi. Cemil Çiçek demokrasi vurgulu metni sesini titreterek okudu. Ve AK Parti karşı hamle olarak ‘erken seçim’ kararı aldı. Sandıklar doldu taştı…
Genelkurmay ‘e – muhtırasını’ sahiplenmekte cesur davranmadı. Metni kimin yazdığı anlaşılamadı. Bir anda cami avlusuna bırakılmış açıklamaya dönüştü. Hedefine de ulaştı. Erdoğan başbakan sıfatıyla Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ı aradı, ulaşamadı, telefonlarına çıkmadı. Nice sonra görüştü ve İstanbul’da ikili hala içeriği ‘devlet sırrı’ olan uzun bir görüşme yaptı. 3 saate yakın. Ne konuştular? İddialar havada uçuştu fakat taraflar sessizliği tercih etti.
Bugün 18 yıl önceki ‘27 Nisan e – muhtırası’ üzerinde ahkam kesmek kolay. Fakat o dönemin şartları içinde değerlendirildiğinde siyasette bir kırılmaya neden olduğu açık. AK Parti aleyhine olan şartları lehine dönüştürmeyi başardı. 22 yıllık iktidarının belki de en önemli ‘sıçrama tahtalarından’ biri oldu bu muhtıra. Askeri geriledi, sivil siyaset güçlendi. Tabii halkın ve sivil toplumun olağanüstü desteğiyle…
Ne yazık ki 27 Nisan muhtırası üzerine fazla çalışma yapılmadı. Yalçın Akdoğan ‘27 Nisan bildirisi ve sürecin perde arkası’ diye bir kitap yazdı. Fakat tek perspektiften yorumladı. Değişik ve farklı bakış açılarından daha fazla kitap yazılmalı, belgesel hazırlanmalıydı. Siyasetin şekillenmesinde, AK Parti iktidar yıllarının uzamasında önemli rol oynadı. Erdoğan – Büyükanıt zirvesi de öyle… Ne konuşuldu, ne kararlar alındı… Hala meçhul.
Ey okur! Bugün 23 Nisan’dan 27 Nisan’a bir Türkiye hikayesi anlattım size. Umarım bilgilendirici ve ufuk açıcı olmuştur.























