(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Zamanın birinde gencecik bir kadın vardı. Çocukluğunun ışıltılı dünyasına nereden üflendiğini bilmediği bir rüzgâr, onu hakikat arayışına çıkarmıştı. Hakikatin ne olduğunu bilmediği gibi ne olmadığını da bilmiyordu. Sadece hakikatin aranması gereken en önemli şey olduğunu sezmişti. Bu sezgi eskide kalan her şeyi silip süpürmüş, az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, sonunda kendisini modern bir mağaranın hizmetlisi olarak bulmuştu.
O gün, mutfak işlerini yapmaya başlamadan, zamansız zamanların ulularından biriyle ilgili bir metin okumuştu. Bu ulu kişi Gazali hakkında, kendi zirvesine çıkmanın son durağında, kendisine dair bütün büyüklük alâmetlerini bir kenara fırlatıp çöplüklerde yattığı, şehir tuvaletlerini temizlediği yazıyordu metinde. Genç kadın hakikate ulaşma yolunda yapıp edilenler karşısında adeta büyülenmişti. Mutfaktaki işleri mi yapıyordu, yoksa işler onu mu yapıyordu, sır.
Hayal etmeye başladı: Örtülere bürünse, tanınmaz hâle gelse, belediye başkanından izin alıp hiç olmazsa haftanın bir günü şehrin en pis tuvaletlerinden birini temizlese o da hakikate ulaşabilir miydi acaba? Bu olasılık yüreğini çatlatacak gibi oluyor, sarhoşluğu katlanıyordu.
O sıralarda evlerinde -yine Gazali’den Allah’ın aziz bir misafiri olduğunu öğrendiği- eşinin yüz yaşındaki büyük annesini ağırlıyorlardı. Gepgenç hakikat yolcusu kadın, ahı gitmiş vahı kalmış bu yaşlı kadının bütün meczupluklarını ele güne çok garip gelen bir sevinçle karşılıyordu, çünkü Allah’ın aziz bir misafirine ev sahipliği yapma mertebesine göz dikmişti. Anlayacağınız kadının gözü yükseklerdeydi, öyle her mertebe onu kesmiyordu.
Kadın, şehir tuvaletlerinde hizmetçi olma fikriyle sarhoş sarhoş mutfaktaki işini bitirip herkesin eğleştiği salona döndü. Salonda ağır bir koku, büyükannede garip bir hâl vardı. An içinde gerçek dünyaya dönüp konuyu araştırdığında yaşlı kadının pazen donunu doldurduğunu, bundan duyduğu utançla kıvrım kıvrım kıvrandığını anladı. Kadının zihninde ve kalbinde aynı anda bir şimşek çaktı, yukarıdaki ve her yerdeki ona cevap vermiş, “Bok temizlemek istiyordun, haydi temizle!” deyivermişti.
Kadın gözyaşları içinde gerekeni yaptı. Yaşlı kadını küçücük bir çocuk gibi okşuyor, yüzünden gözünden öpüyor, şehir tuvaletlerini evine getirene ne diyeceğini bilemiyordu.
Konunun şiddetinden çıktıktan sonra içsel analiz devam etti: Sen yeter ki talep et, talebine cevap verilir. Aslolan cevap verilmeye değer bir soru sormaktır. Hayalindekini yapsaydın içindeki şişinmeye engel olamayacak, hakikat yolculuğu uğruna hangi ince yollardan geçtiğine dair hikayelerin içinde boğulacaktın belki. İstediğin boka bulanmaksa, bok önüne böyle gelir, getirilir.
…
Hakikatler mi hikayelerden çıkar, hikayeler aslında hakikatin kendisi midir, tartışılır. Bu hikâye beni çok etkilemiştir. O genç kadının, Gazali’nin ululuğuna dair herhangi bir şüphe duymadan söylediklerini alıp kabul etmesi aslında düşündürücüdür. Mesela Gazali veya benzer hikayelerin aktörleri, aslında olmadıkları bir hâli -mış gibi yaparak mı hakikate ulaşmışlardır. Dilenci olmadığını bilen, dilenci olma hâlini gerçek anlamda hiç deneyimlemeyen birinin yırtık pırtık kıyafetlerle bir köşede dilenmesi onu umduğu hakaret noktasına indirger mi? Başka bir deyişle, bu rol insanı dilenme gibi bir hakarete mecbur bırakan çaresizliği iliklerine kadar hissettirir, ulaştığı acz noktasının kuvvetiyle yükseltebilir mi?
Mesela Gazali, o on birinci yüzyılın koskoca filozofu ve İslâm alimi, çöplüklerde yatarken veya yollarda meczup meczup gezerken gerçekten ne hissetmiştir? Konuyu algıya, daha doğrusu algının fenomenolojisine getirirsek işin içinden çıkamayız ama oraya dokunmadan meramımızı anlatma imkânı pek yok.
Kendimizi nasıl algıladığımızla ötekiler tarafından nasıl algılandığımız kendilik inşamızın belki de en önemli bölmelerini oluşturuyor. Çoğunlukla algılanmak istediğimiz gibi olmayı seçtiğimiz sır değildir; “el alem ne der?” sorusunun cevabına karşı zafiyetimiz ortadadır. Başkaları tarafından “süfli, aşağılık, zelil, dilenci, zararlı” olarak algılanma talebi, hak ve halkın değerlendirme çizgisindeki karşıtlık üzerine kurulmuştur. ‘Halkın gözünde süfli olan hakkın gözünde âli olur’ hükmü bu yönelimde temel ilke olmalıdır.
Peki aslolan başkasının beni nasıl algıladığı mı, yoksa benim kendimi nasıl algıladığım mıdır? Ben istediğim kadar dilenci rolü yapayım, malım mülküm varsa dilenci gibi hissetmem imkânsızdır. Malı mülkü omuzlarımızdan attığımızı farz edelim, mala mülke ulaşma potansiyeli ve gücü damarlarımda akan kanda devinip duruyorsa kim beni dilenci gibi hissettirebilir?
Koskoca Gazali çöplüklerde kıvrılmış yatarken, kendisini süfli bir dilenci gibi azarlayan kişilerin hakaretlerinden ne denli alınır ve aşağılanmış hissetmiş olabilir? Hissedebilir mi gerçekten? Sadece soruyorum. Uluların veya ulu bilinenlerin de göklerde yetişip gelmediğini, bizden ve bizim gibi toza çamura bulananlardan olduğunu -haydi biliyorum demeyeyim- düşünüyorum.
Aslında konuyu sağlam bir temele dayandırmak niyetindeyim. Yoksa kimseciklere bu denli sert toslamaya cesaret edemeyebilirim.
Son dönemlerde “terörist, tehlikeli ve zararlı, anarşist, devlet ve vatan düşmanı” olarak kodlanan KHK’lılar kitlesine kimsecikler öyle hissettiremedi, çünkü öyle değiller. O kadar öyle değiller ki, bu vasfa yakınlaşma yoluna bile gidemediler.
Şahsen ben bu yaftalardan hiç alınmadım, bunlar beni pek incitemedi. Belki de bu sebeple ‘terörist olmaya gönüllüyüm, hakkımda ne düşünüyorsanız onu olmaya gönüllüyüm’ diyebildim. Bu suçlamalar beni biraz da arsızlaştırdı galiba, ‘utanç bizi terk etti’ diye diye kendim de onu kovmuş olmalıyım ki, kendimi kahpe ilan edip ‘vurun kahpeye!’ bile dedim. Dedim de ‘kızım sen kendine ne dedin?’ diye kılım bile kıpırdamadı.
Konu hakikatin peşine düşmüş hayalperest genç bir kadının hikayesinden algının fenomenolojisine, oradan yine KHK distopyasına geliverdi. Aslında bu dönem, dileyenleri ruhun derece-i hayatına çıkaracak özelliklere sahip. Hani hakikat yolcularının kitaplardan okuyup ezberledikleri, sohbet toplantılarında edebi cümleler ve dokunaklı ses tonlarıyla işaret ettikleri zirvelerden bahsediyorum. Hep iddia ettikleri gibi ‘aslında biz kimiz ki, acz ve fakr içindeki zavallılarız’ cümlesini bedenlenebilecekleri bir dönemdir bu.
Öyle çöplüklerde yatıp derviş rolü oynamaya gerek yok. Onca servet sağman içinde omuzuna ciğer asıp satmaya gerek olmadığı gibi. Hem ‘Ben aslında onca kitapları devirdim, kitaplar mı beni yazdı, ben mi kitapları yazdım bilmiyorum, bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir’ deyip hem de bilgiçlik taslayarak sütü devirmeye de gerek yok. Seni kürsünden aldılar, okuma yazma bile bilmeyen müşterilerden azar işiten bir görevli konumuna koydular, bundan âlâ hakikat eğitimi, bundan âlâ dergâh mı olur yahu?
Gerçekten ulu birileri varsa, o birileri bunu dediyse doğru demiş, en azından benim ulaştığım nokta bu: Söze değil hâle bakılır. Bir kişinin ne dediğine değil ne yaptığına bakınız.
Hakikati aramaya çıktım deyip de önüne koyulanlar sebebiyle ağlayıp zırlıyorsan, öncelikle söylemini değiştir kızım. Eylem ve oluş, söylemin peşinden gelir çünkü.
Kendimi hangi hâl ve durumda konumlandırırsam konumlandırayım, alışmışım, sormadan duramıyorum: Hakikat nedir sahi?























