(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Türkiye’den fiziki olarak uzaklarda olsam da, bir yanım hala ülkemde. Ne yalan söyleyeyim, bir türlü kopamıyorum. Kendime yıllar öncesinden söz vermiştim… Artık siyaset adına hiçbir şey takip etmeyeceğim diye… Ama olmadı… Önüme düşen yer yeni haber karşısında, hemen klavyenin başına oturuyorum. Kimseyi rencide etmeden, bildiğim gerçekleri yazma gereğini hissediyorum.
İşte bu haberlerden biriydi. Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Birinci Dairesi, mini bir kararnameye imza atmıştı. 18 Mart tarihli Adli Yargı kararnamesine göre; aralarında bazı illerin Başsavcı ve Başsavcı Vekillerinin de bulunduğu 12 yargıcın yeri değiştirilmişti. Bir hukukçu olarak hemen listeye bakma isteği duydum. Tanıdığım bir yargıç var mı diye… Evet vardı… Hem de iki kişiydi. Biri Antalya Cumhuriyet Başsavcısı Yakup Ali Kahveci, diğeri de yardımcısı Mehmet Akif Katırcı’ydı. İki savcıyı da yakından tanıyordum. Burada geçmişle ilgili bir anıdan bahsedecek değilim. Ama hayalleriyle ilgili bildiğim birkaç anekdotu yazmam gerektiğini düşünüyorum.
Hem Kahveci hem de Katırcı, Antalya’da onlarca büyük operasyona imza attı. FETÖ soruşturmaları ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda buna dahil. Bu dönemde bazı girift ilişkilere girdiklerine dair bazı iddialar var! Kaldı ki Ankara’dan aldığım duyumlarda bu yönde bazı çalışmaların yapıldığı yönünde.
İKİ BÜYÜK HAYAL, İKİ HÜSRAN
Gelelim asıl konumuza. Antalya Cumhuriyet Başsavcısı Yakup Ali Kahveci, aslında büyük bir ilin Başsavcılığı hayalini kuruyordu. Bu yönde de Ankara’da bazı kulisler yaptığını biliyorum. Ancak Kahveci büyük bir hüsrana uğradı. Bir anda HSK, Kahveci’yi Başsavcılıktan tenzili rütbeyle Bölge Adliye Mahkemesi Başsavcı Vekilliği’ne tayin etti. Aslında bunun gurur kırıcı bir tayin olduğunu yargı camiasında herkes bilir. Kahveci’nin bu atama sonrasında emeklilik yoluna başvurup, başvurmayacağını zaman gösterecek.
Gelelim, yardımcısı Mehmet Akif Katırcı ’ya… Savcı Katırcı’yı yakından tanırım. Kişiliğiyle ya da siyasi görüşüne girmeyeceğim. Ama ciddi hayalleri olduğunu söylemem gerekiyor. Özellikle FETÖ ve CHP’li belediyelere yönelik soruşturma öncesinde kendisine Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın vaat edildiğini bil fiil biliyorum. Kısacası Savcı Katırcı, Antalya Başsavcılığı hayali kuruyordu. Ancak bir anda Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldu! Başsavcı hayalleri kurduğu bir aşamada, pasif görev tabir ettiğimiz bölge mahkemesine düz savcı yapıldı. Muhtemel kendisi de büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır.
İNSANİ BİR DAVRANIŞI, KOZ OLARAK KULLANILDI
Bana göre insani bir davranışı ona karşı koz olarak kullanıldı. Bir iftar programına katılmıştı… İnsani olarak da iftar öncesi ya da sonrasında yapılan bir duaya “amin” dediği için hedef tahtasına oturtulmuştu. Bana kalsa çevresinden bir grup kendisine adeta kumpas kurmuştu. Kendisi de onu düşünüyordu. Başsavcı Vekili Katırcı’nın elinde kamuoyunun yakından takip ettiği soruşturmalar vardı. Bunlardan en önemlisi de CHP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürüttüğü yolsuzluk soruşturması ve FETÖ’nün finansal kaynaklarına dair de Maydonoz Döner dosyasıydı.
Kısacası bir başsavcı ile vekilinin insani bir davranıştan ötürü tenzili rütbeye maruz kalmasını iyi analiz etmek gerekiyor. Bu iki vakayı, yargı bağımsızlığı, kurumsal refleksler ve güç dengeleri açısından dikkatle incelenmesi gereken bir gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu tür tayinler, yalnızca bir bürokratın kariyer rotasyonu olarak okunamaz. Zaten okunmamalı da… Aksine, yargı sisteminin kendi içindeki mesajlaşma biçimi olarak değerlendirilmeli. Özellikle yüksek kamu ilgisi taşıyan soruşturmaları yürüten isimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi, ister istemez şu soruyu gündeme getirir: “Başarı mı cezalandırılıyor, yoksa sistem kendi sınırlarını mı çiziyor?”
Özellikle, “Maydonoz Döner” dosyası, sadece bir işletmeye yönelik idari ya da adli süreç değil; aynı zamanda kamuoyunun adalet beklentisinin somutlaştığı bir dosyaydı. Bu tür dosyalarda savcıların sergilediği tutum, doğrudan doğruya hukukun üstünlüğüne olan güveni etkiliyor haliyle. Eğer bir savcı, kamu vicdanını tatmin edecek şekilde etkin bir soruşturma yürüttükten sonra daha alt bir pozisyona kaydırılıyorsa, bu durum yargı mensuplarına açık ya da örtük bir mesaj verir: “Belirli sınırların ötesine geçme.”
Burada kritik mesele, atamanın hukuki olup olmamasından ziyade, yarattığı algıdır bana göre. Türkiye’de yargı bağımsızlığı tartışmaları uzun süredir yalnızca metinler ve anayasal güvenceler üzerinden değil, uygulamalar üzerinden şekilleniyor. Bu bağlamda, Başsavcı Vekili Mehmet Akif Katırcı örneği, “bağımsızlık” ile “idari tasarruf” arasındaki gri alanı bir kez daha görünür kılıyor.
BÜTÜN YARGI CAMİASINA AÇIK BİR MESAJ VERİLDİ
Öte yandan, bu tür görev değişiklikleri yargı içinde oto-sansür mekanizmalarını da tetikleyebiliyor. Savcılar ve hâkimler, kariyerlerinin nasıl şekilleneceğini yalnızca hukuki başarılarıyla değil, aynı zamanda hangi dosyalarda ne kadar ileri gittikleriyle de ölçmeye başlayabilir. Bu da uzun vadede, özellikle ekonomik ya da siyasi boyutu olan soruşturmalarda, daha temkinli hatta çekingen bir yargı pratiğine yol açabilir. Kamuoyunun adalet duygusu ise bu tür gelişmelere karşı oldukça hassastır. Şeffaflık ve hesap verebilirlik eksikliği, spekülasyonları besler. Eğer bir atama, gerekçeleriyle birlikte açık ve ikna edici bir şekilde anlatılmazsa, toplum bunu çoğunlukla “ödül-ceza sistemi” üzerinden yorumlar. Bu da yargıya duyulan güveni zedeler.
Sonuç olarak, Savcı Mehmet Akif Katırcı’nın görev değişikliğini, tekil bir idari karar olmanın ötesinde, Türkiye’de yargının işleyişine dair daha geniş bir tartışmanın parçası olarak okumak gerekiyor. Bu tartışmanın merkezinde ise şu soru yer alıyor: Yargı mensupları gerçekten yalnızca hukukla mı hareket ediyor, yoksa sistemin görünmeyen sınırları içinde mi kalmak zorunda bırakılıyor? Bu soruya verilecek cevap, haliyle sadece bir savcının kariyerini değil, bir ülkenin adalet anlayışını belirler.
























