(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Bölgemizin otokrat, hatta diktacı veya monarşik yönetimlerine sorduğunuzda, hepsi güçlü sivil toplum kuruluşlarına sahip olduklarını, herkesin özgürce düşünüp ifade ettiğini söyleyeceklerdir.
Hakikat-i halde yönetimlerin onayından geçmiş kuruluşların “sivil karakterleri”nden söz etmek güçtür; yönetimlerin onlara izin vermelerinin anlamı, esasında onların kuruluşlarına sipariş verdikleri faaliyet alanları ve faaliyet türleridir. İfade özgürlüğüne sahip aydınlar ise, devletin derin katlarından işaret alıp fetvayı arkadan tedarik edenlerdir.
Bu açıdan bakıldığında yönetimlerin onayını kazanan yönetimler “sivil devlet kuruluşlarıdır” (SDK); bunun anlamı bu kuruluşların görmeleri istenen fonksiyonları, topluma karşı devletin otoritesini korumaktır.
STK’lar toplumu devlete, SDK’lar devleti topluma karşı koruma mücadelesini verirler. Devletin el altından siparişini almadan belli bir çerçeve içinde kalmaları şartıyla faaliyetlerine izin verilen kuruluşlara yakından bakıldığında, bunların da faaliyetlerinin yöneldiği nihai amaçları ideolojilerini devleti resmi görüşü haline getirmek veya devleti kendilerine arzu ettikleri idari ve mali desteği verir yapıya dönüşmesini sağlamaktır.
Türkiye’de bu tür kuruluşlara en tipik örnek Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’dir.
Resmi ideolojiyi kritik etmeyen diğer kuruluşlar, odalar, sendikalar, dernekler aynı familyanın üyeleridir. Başlangıçta sahiden sivil amaç ve karakterde dernek ve kuruluşların, süreç içinde resmi veya yarı resmi mecraya girdikleri de vakidir.
Modern zamanda ulus devletin yasal mevzuatının genişlemesi ve kurumsal etkilerinin ziyadesiyle artıp otoriterleşmesi karşısında STK’lar onlara duyulan ihtiyaç dolayısıyla itibar kazandı. Batıda insanlar zorunlu olarak devletin resmi veya kurumsal müdahalesi dışında kendilerini ifade edebilecekleri alan arayışına giriştiler. Tabir caizse sivil alan, istilacı devletin tasallutundan “kurtarılmış bölge” hükmünde fonksiyon görmektedir.
Bölgemizin otokrat rejimleri, “batıda olan bizde de var” deyip yüzlerce kuruluşu ihdas etmekte gecikmediler. Batının, batı-dışı dünyaya ihraç ettiği siyasi değerlerin kabulü de böyledir.
Otokrat yönetimlerin neredeyse tamamı demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, azınlık hakları, muhalefet hakkı vb. değerleri benimsediklerini, bu yönde çok sayıda uluslararası sözleşmelerin altına imza attıklarını söylerler; kağıt üzerinde de bu böyledir ama iş değerlerin hayata geçirilmesine gelince, hiçbiri hayat bulmaz.
Son yıllarda yaşanan trajik olaylardan şunu anladık ki batının dünyaya ihraç ettiği, zaman zaman bir baskı aracı olarak kullandığı demokratik sivil değerler konusunda batı samimi değil. Batı, kendi çıkarlarına aykırı düşecek durumlarda bu değerleri kolayca feda edebiliyor.
Bunun son örneği 7 Ekim 2023’te başlayıp 15 ay süren Gazze katliamına karşı kayıtsız şartsız İsrail yanlısı takındığı tutum oldu. Batı kendisi için söz konusu olduğunda bu değerleri –şimdilik- koruyor; dış dünya, özellikle müslüman alemi söz konusu olduğunda değerlerine sahip çıkmıyor.
“Şimdilik” kaydını koymamızın sebebi, Amerika’dan başlayıp batının neredeyse tamamına yayılan populist, yabancı düşmanı, ırkçı, aşırı sağ siyaset biçimleri ve siyasetçilerin giderek güçlenmesidir.
Reel durum böyle olsa da bu, söz konusu değerlerin kendinde batıya özgü olmaları hasebiyle bir kenara itilmeleri gerektiği anlıman gelmez, bu değerler zengin ve acılı bir tarihi tecrübe, asırlar süren din-mezhep ve sınıf savaşları sonucunda oluşmuşlardır, tümünü oldukları gibi alıp kendi bünyemize uydurmamız gerekmez, bu yanlış olur.
Batının yaşadığı beşeri bir tecrübedir, müslümanlar dünyanın her beşeri havzasının tecrübesinden istifade etmekle yükümlüdürler, zira yüce Allah, “Örf”le hükmetmeyi emreder (7/A’raf, 199). “Ma’ruf” niteliklere sahip her beşeri örf müslümanların malıdır; kim tarafından dile getirilmiş olursa olsun, “hikmet”in de müslümanların malı olduğu gibi.
Batı veya başka beşeri havza olsun, biz müslümanların gerekli-faydalı addettiğimiz bir değeri almaya karar vermeden önce on düşünüp bir adım atmamız gerekir. Neredeyse ikiyüz senedir aksini yapıyoruz, bir düşünüp on adım atıyor, hazırlıksız yola çıkıyoruz.
Aradan bunca zaman geti, bu konuda zihinsel problemimiz bir türlü çözülebilmiş değil.
Yapılması gereken iş, kavramsal dünyaya semantic müdahalede bulunmaktır. Batı veya başka bir kültür havzasında üretilmiş olan anahtar kavramlar kendi dünyalarında tarihi bir arkaplan, felsefe, bir dünya görüşünü ihtiva ederler. Ama siz başka bir paradigmadan gelir onlara müdahalede bulunursunuz.
Kur’an indiği toplumun diline, Arapların arapçasına semantik müdahalede bulundu. Kelimeleri olduğu gibi muhafaza ederken, iç anlamlarını köklü bir değişime uğrattı. Aynı derinlikte ve kapsamda değilse de benzer semantik müdahale Farabi tarafından yapıldı: Müslüman dünyanın bu büyük filozofu Yunan metafiziğinin, felsefesinin temel kavramlarını aldı, değişikliğe uğrattı, bazılarını yeniden tanımlayıp müslüman dünyanın felsefesine kazandırdı.
19. yüzyılda böyle bir imkan doğmuştu bizim için. Fakat Tanzimatçılar, Meşrutiyetçiler ve Cumhuriyetçiler batı ile ilişkiyi kavramlar düzeyinde değil, semboller düzeyinde kurdular. Abbasilerde olduğu gibi batı ile ilişkiyi kavramsal düzeyde kurma becerisini gösterebilselerdi, bundan verimli bir sonuç çıkabilirdi.
Benzer bir zihni teşevvüş sadece Osmanlı’ya has değldi; İran ve Rusya da aynı teşevvüşe maruz kaldı. Aydınların zihnini esir alan şaşkınlık, Müslüman dünyanın batı ile sağlıklı temas kurmayı engelledi, bu da batıya bütünüyle teslim olan batıcılar ya da bütünüyle karşı olan gelenekçiler olmak üzere iki karşıt grubun oluşmasına yol açtı.
Oysa Müslümanlar “vasat ümmet”tir (2/Bakara, 143). İki aşırı ucun ortası mümkündü, ortasının tarihsel örneği Abbasi modeliydi.
Abbasiler, Yunan felsefesiyle ilişkiyi kavramsal düzeyde kurdular. Sadece Yunan değil, Hint, Babil, Mısır, Mezopotomya kadim kültürleriyle kurdukları ilişkiler kavramsaldı. Abbasiler Yunan edebiyatını, Yunan şiirini, Yunan edebiyat-sanat ürünlerini, mitolojiyi, tragedyayı tercüme etmediler, heykeline itibar etmediler, felsefeyi ve ilimleri tercüme ettiler. Batılılaşmaya karar veren Osmanlı sarayı ve aydınları batıyla semboller düzeyinde ilişki kurdular, bu da onlarda derin bir tefekkür, eleştirel bakış açısı değil, hayranlık uyandırdı.
Avrupa’ya bakalım, şu veya bu yerde çıkmış olan bir takım anahtar kavramlar “demokrasi, insan hakları, sivil toplum, ilerleme, laiklik-sekülerleşme ve diğerlerinin bizim toplumumuzda ortaya çıkmaması çok şey ifade etmiyor.
İktidar seçkinlerimize, aydınlarımıza, akademisyenlerimize göre biz bunları alırız, keyfi olarak işimize geldiği gibi kullanırız. Ama bunca tecrübe bize gösteriyor ki, batı ile kurduğumuz bu tür temas beklediğimiz faydayı elde etmemizi sağlamıyor, aksine zihnimizi istila etmiş bulunan karışıklığın daha çok artmasına, kanser gibi fikri bünyemizin tamamına yayılmasına yol açıyor.
Belki bizim sosyo-politik bir devrimden önce, zihinsel ve ruhsal bir devrime ihtiyacımız var.
























