(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Meşhur bir söz vardır, Müslümanlar gayrımüslimlere değil, daha çok Müslümanlara zulmederler, Irak ve Suriye’de DAİŞ’in yönetiminde Yahudi ve Hıristiyanların rahat oldukları asıl sıkıntıyı Müslümanlar’ın çektiği söyleniyordu. Tekfirci selefiler gayrimüslimleri zımmi statüsünde kabul ederken, kendilerinden olmayan Sünnileri, Şiileri, Alevileri, tasavvuf ehlini tekfir ederlerde ki, tekfire maruz kalmış bir Müslüman’ın vay haline! Ezidilere en klasik fıkıh kurallarını uyguladılar, kızlarını cariye diye boyunlarına astıkları fiyatlarla esir pazarlarında sattılar. Selefiler, Ezidilerin Kitap ehli mi, Müslüman mı, başka inançtan mı diye tam karar veremediler. Oysa Hz. Ömer’den bu yana Müslümanlar tarihte Ezidileri El-i Kitap statüsünde kabul etmişlerdi.
Kerbala (Kerb-u bela) da Müslüman’ın Müslüman’a zulmünün sembolü, kahır ve musibetinin bugün de süren acısıdır. Bugün de Müslümanlar birbirlerine zulmediyorlar. Mezhep mensupları, etnik gruplar, farklı yorum ve çıkar ilişkisine sahip fırkaları, cemaatler ve partiler, halklar ve hükümetler birbiriyle çatışıyorlar. Tabii ki temel ayrışma Hz. Ali-Muaviye, Hz. Hüseyin-Yezid ayrışmasıdır. Arada öyle kalabalıklar var ki, Kufe’ye giderken Hz. Hüseyin’e şair Ferazdak’ın söyledikleri sınıfındandırlar” “Hüseyin, Kufelilere güvenme, onların kalpleri seninle ama kılıçları sana karşıdır.” Ve öyleleri var ki, onlar her daim “Hüseyin için ağlar, Yezid’le iş tutarlar.”
Yezid’in ordusunda kaç münafık ve “merhametli gitmeyin, Hüseyin’e ve yakınlarına acımayın” diye zulmü alevlendiren merhametsiz kimseler vardı, bilmiyoruz. Bildiğimiz şey bu yara asırlardır kanıyor. Bugün de Müslümanlar birbirlerine Kerbala’yı yaşatıyorlar. Bu yara kapanmaz ama bir gün Hz. Ali ve Hz. Hüseyin davası kazanırsa kabuk bağlar, kahır ve musibet biraz diner.
Hz. Hüseyin (r.a.)’e destek vermeyen Kufeliler “kalb” ile “kılıç” arasında gidip gelmişti. Kalbiyle Hüseyin’in, kılıcıyla Yezid’in yanında yer almıştı. Korku, nefsin zaafı, çıkar beklentisi vb. zaafları anlamak hatta bir ölçüde tedavi etmek mümkün ama İslam tarihinde siyasete ve yönetimlere yön veren sadece bu zaaflar değil, fakat zulüm ve cinayetlerin itikadi doktrinler ve fetvalarla tahkim edilmesidir.
Bugün İslam dünyasının içine düştüğü durum, yaşamakta olduğu travmalar geçmiştekilerden mahiyetçe farklı değildir. İbn Haldun “Suyun suya benzediği gibi, dün bugüne benzer” diyor. Tarihimizi, bugünkü siyasi ve sosyal çalkantıları Batı’nın siyasi tarihindeki kodlarla okuyoruz, bu yüzden ne olup bittiğini anlayamıyoruz. Bu perspektiften hiçbir zaman anlayamayacağız da.
Genel Müslüman kitlelerin siyasete ve idareye bakışlarında ciddi sorunlar var. Bu olay üzerinde modern tarihte en kapsamlı düşünme çabasını İmam Humeyni gösterdi. 15 Hordat 1964’te Şah Rıza Pehlevi’ye karşı ayaklandığında 15 bin taraftarını kaybetti, İran halkının kılı kıpırdamadı. O zaman İmam Humeyni ve yakın ulema çevresi şunu sordular: “15 bin şehit verdik halktan destek gelmedi, neden?” Uzun süren fikri ve ilmi müzakerelerden sonra şu sonuca vardılar ki, Şii halk Mehdi’yi bekliyor. Şah’ın zulmü eşyanın tabiatına uygundu, zamanın ruhu zulüm ve cefadır, belli ki Humeyni ve adamları tedbirsiz ve yanlış iş yapmışlardır. İşte o zaman İmam Humeyni ve ulema çevresi Şii inancında devrim yapacak bir içtihad için kolları sıvadılar. Dediler ki Mehdi zulüm ve cefanın sürdüğü karanlık bir bataklıkta değil, İslam adaletinin ve iyiliklerin tezahür ettiği bir bahçede zuhur etsin. Bu görüş kabul gördükten sonradır ki, halk ayaklandı, Şah devrildi, İslam cumhuriyeti kuruldu.
Biz Sünni dünya benzer bir zihni süreçten geçmiş değiliz, tarihten devraldığımız düşünce ve alışkanlıkları sorgulamıyor, gelenek çatısı altında süren örf ile adetleri birbirlerinden ayıramıyoruz. Ama yaşadığımız bunca acı tecrübe ve musibetlerden sonra Sünni akidenin birer parçası olan şu hususlar üzerinde imal-i fikr etmeliyiz:
1) Devlet usuluddinden değil de füruundan ise, hakkaniyet ve adalet dinin aslından değil füruundan olur. Böyle de olur (adil), öyle de olur (zalim). Aslolan devlet değil, adalettir adalet ilkesini çiğneyen bir devlet meşruiyetini kaybeder. Adalet hukukun yani Münzel Şeriat’ın emir ve yasaklarını uygulamak ve iktisadi gelir bölüşümü emeğe ve ihtiyaca göre düzenlemek, bununla bağlantılı olarak sosyal sınıflar arasında uçurumların açılmasına mani olmaktır. Bir ülkede nüfusun yüzde 20’si, milli gelirin yüzde 50’sini alıyorsa, o ülkede adalet yoktur.
2) Sünni doktrine göre siyasi muhalefet kargaşa ve “fitne”dir. Bizi ezen zalim ve zorba yönetime ya isyan edeceğiz, ya teslim olup itaat edeceğiz. Neden isyan ve teslimiyet arası kanun tarafından korunan bir muhalefet geleneğimiz yok?
3) Maverdi, İbn Cem’a, Gazali, İbn Teymiye vd. büyük Sünni bilginlere göre asl ve öncelikli olan “güvenlik”tir, adalet arzuya şayandır, idealdir ama ideal yoksa reel olan esas alınır ki bu görüş, zulme rızaya kapı araladı. Böylelikle “Cair/zalim imama itaat edilir, arkasında namaz kılınır” hükmü hadis ve kelam kitaplarına girdi. Müslümanın yeryüzündeki asli misyonu İslami hükümlerin tatbiki ve adaletin tesisi değilse, şu veya bu düzende güvenlik içinde yaşamak mı? Aslolan güvenlik ise siyaseti makyavelizmden ne kurtaracak?
4) Adı konulmadıysa da Emevi, Abbasi ve Selçuklu’da, adı konulmuş olarak Osmanlı’da idarede (kamu hukuku olarak) Şeriat hiçbir zaman tatbik edilmedi. Geçmişte devletler şeriatın hükümlerini idarede uygulamayan İslam devletleriydi, gerçekte idarede bir tür laiktiler, kendi kanunlarıyla hükmediyorlardı. “Yasağ-ı sultani” olan Örfi Hukuk’u sorgulamıyorsak, bugün İslam dünyasında şeriata aykırı süren baskılar, müsadereler yasağ-ı idarecidir, bugün de sorgulanmıyor.
5) Müslümanlar geleceklerini belirleme yetenek ve güçlerine sahip olduklarına inansalardı, tarihte ve bugün süren zulümlere tahammül ederler miydi? Potansiyel hammadde olarak “hayrı ve şerri yaratan Allah’tır, amenna ve saddakna” ama bu utanç verici sefaletler, zulümler Allah’ın kaderi mi? Kötü amellerimizi neden “kader”e mal ediyoruz?
6) Alimlerimiz küçük menfaatler veya güvenlik kaygısıyla reel politiği tercih edip muktedirlerin yanında yer alırken, ekmek derdine düş(ürül)müş halkı suçlamak doğru mu?
Hakkaniyet ve adalet fıtridir, fıtratın yatağı kalptir ve kalbin fetvası bizim vicdanımızdır ki, müftünün fetvasını o test eder (Müsned, IV, 228). Kufelilerin tamamı Hz. Hüseyin’in haklı olduğuna inanıyorlardı ama korkuları, çıkar beklentileri veya nemelazımcılıkları onları Yezid’in yanında yer almaya sevketmişti. Kufeliler zaaflarına yenilmişlerdi, pişman oldular ama iş işten geçmiş, Hüseyin ve 71 masum kişi çölde susuz ve aç vaziyette katledilmişlerdi. Sonraları Muhtar es Sakafi’nin başını çektiği Tevvabin, yani Hz. Ali’ye ve Hüseyin’e destek vermedikleri için çokça tevbe eden Kufeliler ayaklandı, İbn Ziyad’ın kellesini koparıp Medine’ye Zeyne’labidin’e gönderdiler lakin zulüm sona ermedi, mesele kaynağında çözülemedi.
Bugün Kerbala’dan çıkaracağımız derslerden biri, evet Tevvabin gibi kendimizi ve tarihimizi kritik edelim, ama Muhtar es Sakafi’nin isyanı dışında meşru bir siyaset yolu bulmak için kafa yoralım. Kan dökmek meseleyi çözmüyor. Mevlana Celaleddin ne güzel demiş: “Kan kanla temizlenmez.”
























