(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
24 Temmuz 1923’te İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi olarak kabul edilir. Ancak, antlaşma yıllardır Türkiye’de “zafer mi, hezimet mi?” tartışmasının merkezinde yer alıyor. Kimilerine göre, Sevr’in ağır şartlarını yırtıp atan bir diplomasi zaferi; kimilerine göreyse Misak-ı Millî hedeflerinden ödün veren bir kayıp.
Kısa bir kronolojik seyir ve tarihsel çerçeve bize ışık tutacak.
“Doğu Sorunu” veya “Şark Meselesi”, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmaya başlamasıyla, 19. yüzyıldan sonra ortaya çıkan uluslararası diplomatik bir sorundur. “Şark Meselesi” kavramı, siyasi bir kavram olarak, ilk defa 1815 yılında, Viyana Kongresi’nde kullanılmıştı.
Temeline ve kapsamına ilişkin değişik görüşler de ileri sürülmüştür. Bununla birlikte tarihçiler genellikle “Şark Meselesi” terimini büyük devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki rekabetinden kaynaklanan bir dizi bunalımı nitelendirmek için kullanmışlardır.
Kısacası Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ni önce Balkanlar’dan sonra da Anadolu’dan tekrar Orta Asya steplerine gönderme politikasının adı olarak da anılmıştır.
Tanzimat ve Islahat fermanları, meşruti yönetime geçiş aşamaları ve ardından alınan dış borçların ödenememesi, akabinde Düyun-u Umumiye ile ekonomik çıkmazda boğulan kocaman bir imparatorluğun hal-i pür melali…
Kapitülasyonların batılı devletler tarafından hem ekonomik hem de siyasi bir dayatma aracı haline gelmesi işin ayrı bir siyasi ve iktisadi trajedi kısmıydı.
31 Mart vakası, Trablusgarp ve Balkan Harpleri, Dünya Savaşı derken var olma yok olma mücadelemiz İstiklal Harbi.
Mustafa Kemal Paşa’nın askeri dehası ve arkasından diplomatik mücadeleler.
Bağımsız Türkiye’nin kurulmasında en önemli kırılmalardan biri olarak kabul ettiğimiz Lozan Antlaşması bugün 102 yaşında.
Bağımsız Türkiye vurgusu yapmamın sebebi yıllarca Osmanlı Devleti’ni batılı sömürgeci güçlere karşı siyasi ve ekonomik olarak mahkûm etmiş kapitülasyonların kaldırılmış, Musul dışında Misak-ı Millînin gerçekleştirilmiş olmasıdır.
Boğazlar konusunda tam anlamıyla inisiyatifin bizde olduğu Montrö Sözleşmesi ve Hatay’ın anavatana katılması ile birlikte Lozan diplomasisi hitama ermişti.
Lozan hakkında birçok ciddi bilimsel araştırma yayımlandı, fakat başta İngiltere olmak üzere diğer devletlerle ilgili yönleri yeterince bilinmediği için birçok efsane, kahvehane köşelerinde konuşulmaya devam etmiş ve ediyor. Lozan’ın ve Cumhuriyet’in bir “İngiliz projesi” olduğunu söyleyenler bile çıkıyor!
Halbuki İngiliz parlamentosundaki Lozan müzakereleri incelendiğinde hiç de Lozan’a İngiliz zaferi olarak bakmadıkları görülür.
Hatta yüz yıldır Türkiye’ye düşmanlık yapagelmiş olan İngiliz Liberalleri, Lozan’ı “İngiliz diplomasisinin hezimeti” olarak nitelemişlerdir.
David Lloyd George 6 Haziran 1924’te Avam Kamarası’nda yapılan görüşmelerde de hâlâ Sevr’i savunuyor, Lozan’ı İngiliz diplomasisinin hezimeti olarak niteliyordu.
Saltanat 1 Kasım 1922’de kaldırılmıştı, kimse saltanat istemiyordu. Çatışma, Cumhuriyet’in nasıl olacağı konusundaydı; liberal mi, devrimci mi?
Mustafa Kemal’e ve Halk partisine muhalif olan Karabekir, Cebesoy ve Rauf Bey gibi isimler de Lozan’ı desteklemişlerdir. Meclis’te, Lozan’a Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından Şükrü Kaya ret, muhalif Kazım Karabekir evet oyu vermişti.
“Lozan zafer mi hezimet mi” tartışmaları çok uzun süre gündemimizi meşgul etti, etmeye de devam ediyor. Lozan Antlaşması’na, tarih disiplininin şiarı diyebileceğimiz “tarihi olaylar yaşadığımız günün değer yargılarıyla değil, vakanın geçtiği dönemin şartları içerisinde değerlendirilmelidir” ilkesi çerçevesinde bir bakış açısı ile bakmak gereklidir.
Uzlaşma mı, Zafer mi?
Lozan ne mutlak bir zafer ne de bir hezimettir; bir uzlaşmadır, ancak zafer yönü ağır basan bir uzlaşma. Türk kaynakları, Sevr’in yırtılıp atılmasını ve bağımsızlığın tescillenmesini bir zafer olarak görürken, Batı kaynakları, Türkiye’nin eşit bir aktör olarak masada yer almasını ve emperyalist planların bozulmasını vurguluyor.
Eksiklikler, özellikle Musul ve Ege adaları gibi konularda, dönemin koşulları ve Türk heyetinin sınırlı diplomasi tecrübesiyle açıklanabilir. Ancak, Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin temeli olan Lozan, Türkiye’nin Batı dünyasına eşit bir üye olarak katılmasını sağladı.
Lozan’ı anlamak için “zafer mi, hezimet mi” ikilemine sıkışmak yerine, antlaşmanın tarihsel bağlamını ve dönemin güç dengelerini göz önünde bulundurmak gerekir. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin diplomatik tescili olan Lozan, hem Türk hem de Batı kaynaklarında, emperyalizme karşı kazanılan bir mücadele olarak yankı buluyor. Bu, belki de Lozan’ın en büyük zaferidir
Tarihi olaylara takılıp, geleceği inşa sürecinde hala çağın icaplarına uygun siyasi, sosyal, iktisadi projeler üretememe çıkmazından kurtulmak gerekiyor.
Evrensel hukuk normlarını, insan hakları ilkelerini, çoğulcu demokratik anlayışı, düşünce özgürlüğünü bu topraklarda yeşertemezsek, yüzüncü yılını aştığımız şu günlerde Lozan’ın artılarını veya eksilerini konuşmamız bizlere bir katma değer sunmayacak.
Hayyam ile bitireyim; “Ya sırtımıza alıp taşıyoruz ya ayağımızın altına alıp çiğniyoruz. Öğrenemedik bir türlü yan yana yürümeyi”.
Beraber yürüme bilincine ulaşmak dileğiyle…
























