(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Suriye, 2011’de başlayan iç savaşın ardından hâlâ bir kaos coğrafyası. Beşar Esad rejiminin Aralık 2024’te devrilmesiyle birlikte, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki muhalifler Şam’ı ele geçirerek geçici bir hükümet kurdu. Ancak bu, ülkede istikrarın sağlandığı anlamına gelmiyor. Aksine, yeni çatışma hatları, özellikle Dürzilerle HTŞ arasındaki gerilimler, İsrail’in agresif müdahaleleri ve YPG’nin stratejik konumlanmasıyla Suriye, bölgesel aktörlerin satranç tahtası olmaya devam ediyor.
HTŞ ve Dürzilerin çatışması mezhepsel bir gerilim mi, yoksa güç mücadelesi mi?
Temmuz 2025’te, Dürzilerin yoğun yaşadığı Süveyda vilayetinde patlak veren çatışmalar, Suriye’nin kırılgan dengelerini bir kez daha gözler önüne serdi. HTŞ yönetiminin İçişleri Bakanlığı, Suwayda’da Dürzi milislerle Bedevi aşiretleri arasında çıkan çatışmalarda 30’dan fazla kişinin öldüğünü, 100’den fazla kişinin yaralandığını açıkladı. Çatışmaların fitili, 11 Temmuz’da bir Dürzi tüccarın Şam-Suwayda yolunda kaçırılmasıyla ateşlendi. Dürzi liderler, HTŞ’ye bağlı cihatçı grupların Suwayda’daki Dürzi mahallelerine saldırdığını ve katliam yaptığını iddia ediyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), temmuz ortasında başlayan çatışmalarda yaklaşık 600 kişinin öldüğünü, bunların 146’sının Dürzi savaşçı, 154’ünün sivil olduğunu bildirdi.
Bu çatışmalar, mezhepsel bir gerilimden çok, HTŞ’nin Suriye’deki otoritesini pekiştirme çabasının bir yansıması. Dürziler, tarihsel olarak Şam yönetimine mesafeli durmuş, ancak bağımsız bir pozisyon korumayı başarmış bir topluluk. Şubat 2025’te kurulan Suwayda Askeri Meclisi, Dürzilerin kendi güvenliklerini sağlama arzusunu gösteriyor. Ancak HTŞ, bu özerk yapıyı bir tehdit olarak görüyor ve Dürzilerin silahsızlandırılmasını istiyor.
Bu durum, HTŞ’nin Sünni ağırlıklı cihatçı ideolojisinin azınlık gruplarıyla uyuşmazlığını ve Suriye’yi üniter bir yapı altında kontrol etme hedefini açıkça ortaya koyuyor. Dürzi lideri el-Hicri’nin “uluslararası koruma” talebi, bu çatışmanın sadece yerel bir mesele olmadığını, bölgesel aktörlerin de devreye girebileceğini gösteriyor.
İsrail, Suriye’deki gelişmelere kayıtsız kalmıyor. Temmuz 2025’te, Şam’daki Suriye Savunma Bakanlığı’nı ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı yakınındaki askeri noktaları hedef alan hava saldırıları, İsrail’in Suriye politikasında yeni bir aşamaya işaret ediyor. İsrail, bu saldırıları “Dürzilere karşı kullanılacak silahları imha etme” gerekçesiyle savundu. Başbakan Netanyahu, Şam yönetiminin güneye asker konuşlandırmasına izin vermeyeceklerini ve Dürzi topluluğuna yönelik tehditleri hoş görmeyeceklerini açıkça belirtti.
Ancak İsrail’in müdahaleleri, sadece Dürzileri koruma kaygısından ibaret değil. Gelişmelerde İsrail’in Suriye’deki askeri varlığını genişletme ve Golan Tepeleri’nde kontrolünü pekiştirme stratejisi izlediğini gözlemliyorum. 1967’den beri Golan’ı işgal eden İsrail, Esad’ın devrilmesinden sonra tampon bölgeler oluşturarak Suriye topraklarında nüfuzunu artırdı. Nisan ve Temmuz 2025’teki saldırılar, İsrail’in HTŞ yönetimini baskı altında tutmayı ve Suriye’nin güneyinde askerden arındırılmış bir bölge yaratmayı hedeflediğini gösteriyor. Ayrıca Dürziler üzerinden Suriye’nin bütüncül bir yapıya ulaşmasını engellemeyi amaçladığı da İsrail’in ayrı bir stratejisi.
İsrail’in bu hamleleri, Türkiye ile gerilim yaratma potansiyeline de sahip. Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirerek, “Gazze’den Suriye’ye uzanan bir istikrarsızlaştırma politikası izliyorlar” dedi. İsrail basınında, Türkiye’nin Şam’daki T4 askeri üssünü üs haline getirme planları yaptığı iddiaları yer alsa da Türk Savunma Bakanlığı bu iddiaları reddetti. İsrail’in Dürzilere verdiği destek hem HTŞ’ye karşı bir koz hem de Türkiye’nin Suriye’deki etkisini dengeleme çabası olarak okunabilir.
Peki bu durumda YPG’nin Pozisyonu: Fırsat mı, Risk mi?
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve onun omurgasını oluşturan YPG, Suriye’nin kuzeydoğusunda özerk bir yönetim kurmuş durumda. Esad’ın devrilmesiyle birlikte, YPG’nin pozisyonu hem bir fırsat hem de bir risk barındırıyor. SDG lideri Mazlum Abdi, Temmuz 2025’te Suwayda’daki Dürzilere destek çağrısı yaptı ve gerekirse silahlı yardım sağlayabileceklerini belirtti. Bu, YPG’nin bölgesel bir aktör olarak meşruiyet kazanma çabasını yansıtıyor. Ancak bu tutum, Türkiye’yi alarma geçiriyor. Ankara, YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak görüyor ve Suriye’de YPG’nin güçlenmesini ulusal güvenliğine tehdit olarak değerlendiriyor.
YPG, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelede en önemli müttefiki konumunda. Pentagon’un Aralık 2024’te YPG dışındaki SDG güçlerine hava desteği sağladığına dair açıklamalar, ABD’nin YPG’yi dolaylı olarak güçlendirmeye devam ettiğini gösteriyor. Ancak, HTŞ’nin Şam’ı kontrol etmesi ve İsrail’in güneyde nüfuzunu artırması, YPG’yi stratejik bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. YPG, HTŞ ile iş birliği yaparsa Türkiye’yi karşısına alacak; HTŞ’ye mesafeli durursa, kuzeydoğudaki özerkliğini koruma mücadelesinde yalnız kalabilir. Bununla birlikte Şam ile müzakerelerin çöktüğüne dair sinyaller, YPG’nin bu karmaşık ortamda yalnız hareket etme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Suriye, HTŞ’nin Dürzilere yönelik saldırıları, İsrail’in agresif müdahaleleri ve YPG’nin stratejik manevralarıyla bir kez daha bölgesel bir satranç tahtasına dönüştü. HTŞ, merkezi otoritesini sağlamlaştırmaya çalışırken, Dürziler gibi azınlık gruplarıyla çatışarak kendi meşruiyetini riske atıyor. İsrail, Dürzileri koruma bahanesiyle Suriye’deki askeri varlığını genişletiyor ve HTŞ’yi baskı altına alıyor. YPG ise, ABD desteğiyle özerkliğini koruma peşinde, ancak Türkiye’nin sert tepkisiyle karşı karşıya.
Bu karmaşa, Suriye’nin yakın gelecekte istikrara kavuşmasının zor olduğunu gösteriyor. Türkiye, HTŞ ile yakın ilişkilerini sürdürerek mülteci dönüşü ve IŞİD’le mücadele gibi hedeflere odaklanırken, İsrail’in yayılmacı politikalarına karşı diplomatik bir denge kurmaya çalışıyor. YPG ise, hem HTŞ hem de Türkiye ile ilişkilerde ince bir çizgide yürüyor. Bölgedeki bu gerilim, sadece Suriye’yi değil, tüm Ortadoğu’yu etkileyebilecek bir domino etkisi yaratma potansiyeline sahip. Uluslararası toplum, özellikle BM, bu çatışmaları durdurmak için daha etkin bir rol oynamazsa, Suriye kan gölüne dönüşme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Medeniyetlerin çatışmadığı, insanların ölmediği, çocukların özgürce uçurtma uçurduğu bir dünyaya uyanmak dileğiyle…























