(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Kırmızı bir gül, kırmızı bir gül olmak istediği için bencil değildir aslında. Eğer bahçedeki bütün öbür çiçeklerin hem kırmızı hem de gül olmalarını isteseydi, o zaman bu korkunç bir bencillik olurdu.
Bahçenin en sade, en renkli, en mütevazi, en yalnız çiçeklerinden biriydi Sırrı Süreyya.
Sırrı Süreyya, Adıyaman’ın çok renkli dünyasında doğup büyüdü. Türkmen bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, Kürtçe’nin, Arapça’nın, Ermenice’nin ve Süryanice’nin iç içe geçtiği bir mahallede şekillendi.
2014’te bir yazısında, “Benim çocukluğumda mahallede herkes birbirinin dilini, acısını bilirdi,” diyerek bu çok renkli dünyayı tarif etmişti.
Daha sonra başka bir zeminde “Adıyaman’da komşularımızla hısım-akraba gibiydik; dilimiz, türkümüz, acımız birdi,” diyerek çok kültürlü dokuyu anlatmıştı.
Kürt meselesini kendi düşünce dünyasından bir perspektifle ele alırken, çok kültürlülüğü bir zenginlik, bir dayanışma ve barışın temeli olarak görmüş fikir işçisiydi.
Kürt olmak gerçekliğini, bu topraklarda yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda çok kültürlü bir yaşamın hem öznesi hem de taşıyıcısı olduğunu ortaya koyma telaşındaydı.
Sevgili Sırrı Süreyya’nın sanatı, siyaseti ve yaşamı, farklı kimliklerin bir arada yaşama iradesini yüceltirken, kendi düşünce dünyası ile evrensel değerleri bu coğrafyanın yerli dokusunda harmanladı.
Onun için Türk olmak, Kürt olmak, Arap olmak, yalnızca etnik bir kimlik değil, bu coğrafyanın tüm renklerini kucaklayan bir duruştu. Onun dünya görüşü, bu çok kültürlü yaşamı sınıf mücadelesiyle birleştirerek, sömürüye ve tekçiliğe karşı bir direniş hattı ördü.
Sırrı Süreyya için Kürt olmak, bu coğrafyada bir kimlikten çok daha fazlasını ifade etmiştir; bir tarih, bir mücadele ve aynı zamanda kardeşlik hayali. O bu derin anlamı sosyalist bir perspektifle kucaklayarak, Kürt meselesini yalnızca bir etnik sorun değil, Türkiye’nin özgürlük ve adalet arayışının bir parçası olarak ele aldı. Sanatçı, siyasetçi ve düşünür kimliğiyle, Kürt olmanın hem acısını hem de umudunu anlattı.
Sosyalist düşünce, çok kültürlülüğü tarihsel olarak emek ve eşitlik mücadelesiyle ilişkilendirmiştir. Örneğin, Hikmet Kıvılcımlı, 1960’larda Kürt meselesini ele alırken, feodal yapıların ve kapitalist sömürünün farklı kimlikleri ezdiğini savunuyordu. Kıvılcımlı’ya göre, çok kültürlü bir toplum, ancak sosyalist bir düzenle mümkün olabilirdi; çünkü bu düzen, kimlikleri asimile etmek yerine, eşitlik temelinde bir arada tutardı.
Sırrı Süreyya’nın sosyalizmi, kimliklerin eritildiği bir “birlik” değil, farklılıkların eşitlikte buluştuğu bir “beraberlik” üzerine kuruluydu.
İsmail Beşikçi ise çok kültürlülüğü, Kürtlerin ulusal hakları bağlamında ele aldı. Beşikçi, devletin Kürt kimliğini inkâr politikalarının, yalnızca Kürtleri değil, bu topraklardaki tüm kültürel zenginlikleri tehdit ettiğini savundu. Onun “Kürtlerin özgürleşmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesidir” tezi, Sırrı Süreyya’nın çok kültürlü yaşam vizyonuyla örtüşür.
Sırrı Süreyya, 2021’de bir konuşmasında, “Kürtçe bir türkü susturulduğunda, bu toprakların ruhu yaralanır,” diyerek, kültürel çeşitliliğin korunmasının bir insanlık meselesi olduğunu ifade etmişti.
Sırrı Süreyya’nın çok kültürlü yaşama katkısı, yalnızca teorik değil, pratikti. Sanatçı kimliğiyle, “Beynelmilel” ve “Otobüs” gibi filmlerinde, farklı kimliklerin ortak acısını ve neşesini anlattı. Siyasetçi olarak ise, çözüm sürecinde barışın dilini inşa etmeye çalıştı.
Selim Temo’nun bir yazısında belirttiği gibi, Sırrı Süreyya, “Kürt meselesini sadece Kürtlerin değil, herkesin meselesi” olarak görüyordu. Temo, Sırrı Süreyya’nın Kürt solu içindeki bazı yaklaşımları eleştirmesini, “mahallemizi daha güzel yapmak isteyen bir komşunun samimiyeti” olarak değerlendirmiştir. Bu samimiyet, onun çok kültürlü yaşamı bir “mahalle” gibi görmesinden geliyordu; herkesin kendi rengiyle var olduğu, ama ortak bir dayanışmayla birleştiği bir mahalle.
Sırrı Süreyya’nın çok kültürlü vizyonu, aynı zamanda yerli bir sosyalizmle yoğrulmuştu. Ferman Karaçam’ın bir yazısında vurguladığı gibi, Onun yerliliği, “bu toprakların türküsüne, acısına, inancına yabancı olmaması”ydı. O, Bediüzzaman Said-i Nursi’yi bir Kürt alimi olarak anarken, onun evrensel mesajını da sahiplendi. “Peygamberimize ‘Efendimiz’ derken samimiydi,” diyen Karaçam, Önder’in çok kültürlülüğü, bu coğrafyanın manevi ve kültürel kökleriyle barışık bir şekilde savunduğunu ima eder.
Bu, onun Kürt meselesini Batı merkezli bir sol çerçeveden değil, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kadim çok kültürlülüğünden yola çıkarak ele aldığını gösterir.
Sosyalist yazarların teorik mirasından beslenerek, Kürt meselesini sınıf, kimlik ve kültür ekseninde ele aldı; ama bunu yaparken, diyalog ve empatiyi hiç elden bırakmadı.
Yakın zamanda aramızdan ayrıldığında, geride yalnızca bir siyasetçi ya da sanatçı değil, çok kültürlü bir barış düşü bıraktı.
Evet, Sırrı Süreyya Önder “Bu topraklarda kimse kimseye ‘öteki’ demesin diye mücadele etti ve hoş bir sada bırakıp gitti.” Çok kültürlü bir Türkiye, bu mücadelenin mirasını yaşatarak huzuru, refahı, özgürlüğü mümkün kılacak.
İnsanı inancından, etnik kökeninden, topluluk ile ilgili aidiyetlerinden soyutladığımız zaman hakikatte insan ortada kalmıyor. O zaman inancını, kültürel aktarımlarını, topluluk aidiyetlerin getirdiği ritüelleri rahatça yaşayabileceği bir gök kubbe inşa edelim.
Bütün sanatlar, insanı yaşatma sanatına hizmet eder, öyle değil mi?























