(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
20 Ağustos 2025’te, “Babacan Yargıç” olarak dünya çapında gönülleri fetheden Frank Caprio’nun vefat haberi, milyonları yasa boğdu. 88 yaşında pankreas kanserine yenik düşerek aramızdan ayrılan ABD’li yargıç, yalnızca bir hukuk insanı değil, adaletin insan onuruyla nasıl harmanlanabileceğini gösteren bir semboldü.
Providence, Rhode Island’daki belediye mahkemesinde yaklaşık 40 yıl boyunca görev yapan Caprio, “Caught in Providence” programıyla adaletin sadece kanunların soğuk yüzü olmadığını, aynı zamanda empati ve insan onuruyla şekillendiğini tüm dünyaya gösterdi. Onun mahkeme salonunda sergilediği insani yaklaşım, mizahi üslubu ve adaleti rehabilite edici bir araç olarak kullanma anlayışı, Türk ve İslam dünyasındaki adalet arayışıyla kıyaslandığında hem ilham verici hem de düşündürücü bir tablo ortaya koyuyor.
Frank Caprio, adaleti bir cezalandırma mekanizmasından çok, insanları anlamaya ve topluma kazandırmaya yönelik bir süreç olarak görüyordu. Mahkemesine çıkan sanıkların hikayelerini dinlerken, onların ekonomik zorluklarını, ailevi sorumluluklarını ve hayat mücadelelerini dikkate alıyordu. Hız limitini aşan 96 yaşındaki bir adamın kanserli oğlunu hastaneye yetiştirme çabasını öğrenince, cezayı iptal ederek sadece bir uyarıyla yetinmişti. Caprio’nun bu yaklaşımı, adaletin yalnızca kanunların uygulanması değil, aynı zamanda vicdan ve merhametle dengelenmesi gerektiğini kanıtlıyordu.
Caprio’nun mahkeme salonunda Türk sanıklarla olan diyalogları da unutulmazdı. Bir Türk gencin park cezası davasında, Caprio’nun gencin durumunu anlamaya çalışarak verdiği adil karar, Türkiye’de alışılmadık bir manzara olarak yankı buldu. Onun “hüsnü zanla yaklaşma” prensibi, sanıklara suçlarının ardındaki koşulları açıklama şansı vererek, adaletin insan odaklı bir süreç olduğunu gösterdi. Bu yaklaşım, Caprio’yu sadece bir yargıç değil, aynı zamanda bir öğretmen ve rehber haline getirdi; çünkü o, adaletin cezadan çok, bireylerin topluma kazandırılmasıyla ilgili olduğunu savunuyordu.
Caprio’nun adalet anlayışının temelinde, insan onuruna duyduğu derin saygı yatıyordu. Sanıkların hikayelerini dinlerken, onların sadece birer “davalı” değil, birer insan olduğunu kabul ediyordu. Bu, onun kararlarını şekillendiren temel unsurdu. Bir dava görüşmesinde, maddi durumu kötü olan bir sanığa, “Seni cezalandırmak yerine, sana yardım etmek istiyorum,” diyerek cezayı hafifletmiş, hatta bazen iptal etmişti. Bu yaklaşım, adaletin yalnızca kanunların katı kurallarıyla değil, insanlığın ortak değerleriyle de uygulanabileceğini kanıtladı.
Yaşadığımız coğrafya ve inanç havzasında adalet hem tarihsel hem de dini açıdan köklü bir kavram olmasına rağmen, pratikte sıkça eleştirilen bir alan. Mensubu olduğumuz inanç öğretisinde adalet, “vasat ümmet” kavramıyla ifade edilen denge ve hakkaniyet anlayışıyla tanımlanır. Adalet, “her şeyi yerli yerine koymak” ve “herkese hak ettiğini vermek” anlamına gelir. Kutsal Kitabımız, görevlerin ehil kişilere verilmesini ve hakka dayalı nesnel bir kıstasla hükmetmeyi emrediyor. Ancak, Türk ve İslam dünyasında bu prensiplerin uygulanmasında ciddi aksaklıklar göze çarpıyor.
Türkiye’de adalet sistemi, özellikle son yıllarda, liyakat eksikliği, siyasi müdahaleler ve hukukun üstünlüğüne dair güven kaybı gibi sorunlarla anılıyor. Günlük haberlere düşen olaylar, Türkiye’deki adalet sisteminin şeffaflık ve güvenilirlikten yoksun olduğunu gösteriyor. Caprio’nun sanıkların hikayelerini dinleyerek verdiği kararlarla kıyaslandığında, Türkiye’de yargı sürecinin genellikle formaliteye dayalı ve empatiyi dışlayan bir yapıda olduğu görülüyor.
Ortadoğu İslam coğrafyasında ise adalet, teoride yüksek bir ideal olarak savunulsa da, pratikte otoriter rejimlerin gölgesinde sıkça yara alıyor. Sosyal adalet, İslam’ın zekât, sadaka ve infak gibi mekanizmalarla sağlama hedeflediği bir dengeye işaret eder. Ancak, birçok İslam ülkesinde gelir adaletsizliği, yolsuzluk ve liyakatsizlik, bu ideali gölgeliyor. Caprio’nun mahkemesinde, bir sanığın maddi durumunu gözeterek verdiği kararlar, İslam’ın sosyal adalet anlayışıyla örtüşse de, bu prensiplerin Türk ve İslam dünyasında yeterince uygulanmadığını söylemek mümkün.
Caprio’nun adalet anlayışı ile Türk ve İslam dünyasındaki adalet pratikleri arasındaki en büyük fark, empati ve insan onuruna verilen değerin uygulama düzeyinde yatıyor. Caprio, sanıkların kişisel hikayelerini dinleyerek, adaleti bireyselleştiriyor ve kanunları insan hayatının gerçekleriyle harmanlıyordu. Türk ve İslam dünyasında ise adalet, çoğu zaman bürokratik bir süreç olarak işliyor; bireylerin özel koşulları ya da hayat mücadeleleri genellikle göz ardı ediliyor. Örneğin, Caprio’nun bir Türk gencin park cezası davasında gösterdiği anlayış, Türkiye’deki bir mahkemede nadiren görülen bir durum.
İslam’ın adalet anlayışı, teoride Caprio’nun yaklaşımıyla büyük benzerlikler taşıyor. “Bir canı kurtaran, bütün insanlığı kurtarmış gibidir” diyen ilahi ferman insan hayatına ve onuruna verilen değeri vurgular. Ancak, bu ilkenin pratikte uygulanması, özellikle yargı süreçlerinde, liyakat eksikliği ve siyasi etkiler nedeniyle sekteye uğruyor. Caprio’nun mahkemesinde, bir sanığın hikayesini dinleyerek verdiği kararlar, bizim inanç öğretilerimizde “hakkaniyetle hükmetme” ilkesine uygunken, Türk ve İslam dünyasında bu ilke genellikle kâğıt üzerinde kalıyor.
Caprio’nun yaklaşımı, adaletin sadece cezalandırma değil, aynı zamanda rehabilite etme ve toplumu birleştirme aracı olduğunu gösteriyor. Türk ve İslam dünyasında ise adalet, çoğu zaman cezalandırıcı bir araç olarak görülüyor. Türkiye’de trafik cezalarına itiraz süreçleri, Caprio’nun mahkemesindeki gibi şeffaf ve insani bir diyalogla değil, bürokratik engellerle dolu bir mücadeleyle sonuçlanıyor. Bu durum, halkın adalet sistemine olan güvenini zedeliyor ve adaletsizlik algısını güçlendiriyor.
Frank Caprio’nun vefatı, sadece bir yargıcın kaybı değil, adaletin insan onuru ve empatiyle nasıl uygulanabileceğine dair bir vizyonun da sembolik bir yitimi. Onun mahkeme salonunda Türk sanıklarla kurduğu diyaloglar, Türkiye’de adalet sistemine dair bir öz eleştiri fırsatı sunuyor. Caprio, adaletin sadece kanunların uygulanması değil, aynı zamanda insanların hikayelerine kulak vermek olduğunu gösterdi. Türk ve İslam dünyası, Caprio’nun bu mirasından ilham alarak, adalet sistemini daha şeffaf, empatik ve insan odaklı hale getirebilir.
İnancımızın “Adalet mülkün temelidir” ilkesi, Caprio’nun mahkemesinde somut bir karşılık buluyordu. Türk ve İslam dünyası, bu ilkeyi sadece söylemde değil, pratikte de hayata geçirmek için Caprio’nun empati ve insan onuruna dayalı yaklaşımını örnek alabilir.
Belki de Caprio’nun en büyük mirası, adaletin bir mahkeme salonunda değil, insan kalplerinde başladığını hatırlatmasıdır. Onun anısına, Türk ve İslam dünyasında adalet arayışını yeniden düşünmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Frank Caprio, adaletin yalnızca bir kural değil, bir insanlık sanatı olduğunu gösterdi. Onun mirası, hukukçulara, yargıçlara ve hepimize, adaletin vicdanla buluştuğunda ne kadar güçlü olabileceğini hatırlatıyor. Ruhun şad olsun güzel insan.
“Şüphesiz Allah, adaleti emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar” ilahi fermanını en az hafta da bir duyan ama işitmeyen, vicdanı sarsılmayan sağır ve dilsizlere de veyl olsun.
























