(The Turkish Post) – ÜMİR TOPRAK
Hakkı Süha Gezgin’in “Mehmet Akif” başlıklı yazısını tekrar okuyunca okuyucularla da paylaşmak istedim:
MEHMET AKİF
Orta bir boy, geniş ve yuvarlak omuzlar. At sırtından inmemiş, eski Türk akıncıları gibi, gövde kısmı bacaklardan daha uzun. Makine ile kesilmiş saçlar. Hayretle kalkık kaşlar. Kestane renkli derin gözler. Öfkeli zamanlarında bile kadife parıltıları yapan yumuşak bakışlar.
Onu ilk defa rahmetli Enver’in evinde görmüştüm. Balkan savaşında vatanın uğradığı felâkete şiirleriyle tek başına ağladığı günlerde idi. Her hafta bir başka mersiyesini ana toprağın bir yarasına sarıyordu. Herkesin sustuğu, dillerin tutulup kalemlerin uyuştuğu bu facia ortasında, o, ruhun ve vicdanın ilâhi bir meş’alesini eline almıştı.
Ben Âkif’e bu muhteşem heyecan divanhanelerinden geçerek kavuştuğum için ilk görüşmemizin hâfızamdaki izi ölünceye kadar silinmeyecektir.
Sarıgüzel’de, yumuşak sedirli mert bir dost evinde, pencereleri çok renkli bir bahçeye bakan bir odada idik. Tek tük ak düşmüş siyah sakalı, konuşurken dişlerinin parıltısını arttırıyordu. Kendi evini Rumeli’yi kaplayan kan sellerinden kurtulmuş göçmenlere verip bir dostuna misafir olmuştu.
O gün vatandan başka hiçbir şey konuşulmadı. Kanım kaynamıştı, Aramızda mefkûre ayrılığı yoktu. Ancak ona giden yollar başka başka idi. Ona candan bağlandım ve tabutunu omuzumda taşıdığım güne kadar da içimin sevgisi arttı, eksilmedi.
Evet, o İslamcı, ben Türkçü idim. Ben onun tuttuğu yolda çürüklükler görüyordum. O Türkçülüğü imparatorluğu parçalayan bir tehlike sayıyordu.
Kendisine Arap, Arnavut ve Kürt davalarını anlatmak istedim.
– Artık Türk’ün de kendini düşüneceği zaman gelmiştir, dedim.
Yüzüme kızgın ve yaralı gözlerle baktı. Cevap vermedi.
Evet, vatan saadetini dilemekte birdik, ama millî inanışta, millî mefkûrede uzlaşmamıza imkân yoktu. Yalnız onun imanındaki temizliğe, hasbîliğe de hürmeti borç bilirim.
Şair Akif de büyük bir varlıktır, ama insan Akif’in büyüklüğünü dile sığdırmak çok güç. Ona dair yazılan kitaplarda çok hayranlık, çok sevgi, çok saygı var. Fakat dedim ya insan Akif, bir engindir; dil, bir kadeh.
Süleyman Nazif, Mehmed Âkif isimli eserinde onun sanatını bir sanatkâr heyecanıyla anlatır. Bence bu büyük adam daha az coşkun bir gönül ve daha sakin bir beyinle incelenmelidir. Âkif’in sanatkârlığı, eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri cinsten bir şeydir. İlk bakışta derinliği göze çarpmaz.
Dil sanki balmumudur. Söz onun sanat potasında su gibi erir ve kalıplanırken hiç pot vermez. Bundan ötürüdür ki onun üslûbundaki pürüzsüzlüğü görenler, Davud’un mucizesini hatırlarlar. O, sesinin yakıcı âhengiyle demirleri yumuşatıp zırh yaparmış, Akif’in elinde de söz o hâle gelir.
Aruz eskiden beri gem taktırmaz azgın bir küheylan olarak tanınmıştır. Divan edebiyatını dolduran aksaklıkları, “zaruret-i vezin” mazereti reçetesiyle örterler. Bu büyük sanatkâr, vezin içinde yalnız sözün hâkimiyetini kurmakla da kalmamış, aruz’u kalemine köle etmiştir. En bulanık, en çetrefil, en akıcı düşünceler, duygular onun huzurunda dize geldi. Bu müjde, hatta Safahat’a alınmaya lâyık tutulmamış ilk manzumelerinde bile görülür
Onda en çok imrendiğim şey, kendini başkaları için harcayışıdır. Bütün eserlerinde şahsi bir derdine rastlayamazsınız. Sânihası, ilhamı, duyuşu, sezişi hep vatan ve millet içindir.
Ömürlerinde hürmetten, alkıştan başka bir şey görmedikleri hâlde vatana ve millete küsen şairlerimiz var. Akif, küçüğünden, büyüğünden haksız tarizlere uğradığı hâlde şiirine bunların gölgesini düşürmedi. Çünkü o, sanatıyla olduğu kadar kalbiyle, vicdaniyle, şuuruyla ve feragatiyle de büyüktü.
Mısır’a gidişini ne mânâsız şeylere verdiler. Şapkadan ürktüğünü söylediler. O, şapkadan ürkecek adam mı idi? Bana inanmazsanız şu beytini dikkatle okuyunuz, hakikatin ne olduğunu görürsünüz:
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum
Anadolu’da İstiklâl kavgası başladığı vakit, koynunda üç günlük nafakası yokken yayan yollara düştü. Bu tarihte Araplar ayrılıp ayrı devlet kurmuş, Arnavutlar başlarına bir kral geçirmişlerdi. İstiklâl savaşı, yalnız Türk’ün dâvâsı idi. Ona “molla” diyenler, “softa” diyenler, İstanbul’da yan gelir, müstevlilere boyun eğerken, Âkif ruhunun kılıcını çekmiş ve gaza meydanına atılmıştı.
İstiklâl Marşı’nın ilk mısraındaki müjde, orada dövüşen kahramanlar için değil, burada titreşen zavallılar için yazılmıştır.
Vatan felâketini olduğu kadar, millî şerefi de onun kalemi besteledi.
Balkan faciasına ağlayan mısralardan sonra, Çanakkale hârikasının destanını da o yazdı. Hamasî lirizmin en kaynak örneklerini o verdi.
Bülbül, Secde şiirlerinde ise bir insan kalbinde kopması mümkün olan fırtınaların en coşkunlarıyla karşılaştık. Âkif, yalnız bu iki manzumenin sahibi olsaydı, yine şanında hiçbir eksiklik bulunmayacaktı. Bir şair ruhunun ne engin kanatlı bir varlık olduğunu bu şiirlerde bütün ihtişamıyla gördük.
Mısır’da çıkardığı Safahat’ın son cildi Akif’in nasıl gittikçe olgunlaştığının ne büyük bir şahididir.
Boğaziçi orada hiç sönmeyecek bir fikir ve ruh şenliği hâlinde yaşıyor. Mevlid dekoru bir hârikadır.
Mehmed Âkif, kuyruklu yıldızlar gibi asırda bir doğan, fakat tek başına bütün bir ufku dolduran bir bahtiyardı. Sanatının elmas sorgucu bütün iftiralar, anlamazlıklarla lekelenmeye çalışılsa bile, yarınki nesiller onu gönül dünyasının bir fatihi gibi alkışlayacaklardır.
(Hakkı Süha Gezgin, Edebî Portreler, Ötüken Yayınları, İstanbul-2005, s. 176-179)























