(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Son haftalarda art arda gelen operasyonlar, gözaltılar ve medya kuruluşlarına dönük hamleler iktidar tarafından tek bir çerçeveyle sunuluyor: “Suça bulaşan kim olursa olsun, gereği yapılıyor.”
Ancak bu söylem, kamuoyunda karşılık bulmuyor. Çünkü yaşananlar, bir hukuk devletinin geç kalmış reflekslerinden çok, iktidar içi bir yeniden düzenleme süreci olarak okunuyor.
Kimse Türkiye’de suçun ya da yasa dışı ilişkilerin yeni ortaya çıktığına inanmıyor. Asıl soru şu: Bu ilişkiler yıllardır bilinirken neden şimdi harekete geçildi? Bu soruya ikna edici bir yanıt verilmediği sürece her operasyon, “temizlik” değil, zamanı gelmiş bir tasfiye izlenimi yaratıyor.
Özellikle medya alanındaki operasyonlar ve kayyım atamaları bu algıyı derinleştiriyor. İktidar bunları hukukun eşit uygulanması olarak sunarken, toplumda oluşan izlenim farklı. Kontrol dışı kalan alanlar daraltılıyor, güç merkezleri yeniden şekilleniyor. Benzer iddiaların uzun süredir konuşuluyor olması, bugün atılan adımları hukuki olmaktan çok siyasi hale getiriyor.
Buradaki kırılma noktası basit: Eğer mesele gerçekten suç olsaydı, bu dosyalar çok daha önce açılırdı. Eğer hukuk belirleyici olsaydı, dokunulanlarla dokunulmayanlar arasındaki fark bu kadar görünür olmazdı. Bugün vatandaşın gördüğü şey, yanlış yapanların değil, yalnız kalanların hedef alındığı bir tablo.
Bu tablo, demokrasi ve insan hakları tartışmasını kaçınılmaz olarak başka bir yere taşıyor. Hukuk devleti, öngörülebilirlik demektir. Oysa son dönemde hukuk, sabit bir ilke olmaktan çıkmış; güç dengelerine göre devreye giren bir araca dönüşmüş izlenimi veriyor. Bu da adalet duygusunu zedeliyor.
Bu nedenle “kimse dokunulmaz değil” söylemi toplumda bir güven cümlesi olarak değil, bir uyarı olarak algılanıyor. Mesaj, eşitlikten çok şunu çağrıştırıyor. Dengeler değiştiğinde herkes hedef olabilir.
Asıl sorun da burada başlıyor. Çünkü bu algı, iktidarın değil, hukukun itibarını aşındırıyor. İnsanlar artık suçun varlığıyla değil, suçun ne zaman ve kime hatırlatıldığıyla ilgileniyor. Adalet, evrensel bir ilke değil, konjonktüre bağlı bir mekanizma gibi görülüyor.
Medya operasyonları, insan hakları söylemi ve demokrasi iddiaları tam bu noktada kesişiyor. Hepsi, kamuoyunun gözünde birer hukuk pratiği olmaktan çıkıp, iktidar içi güç mücadelesinin araçları haline geliyor.
Ortaya çıkan tablo net: Bu bir hukuk hikâyesi değil. Bu, iktidar bloğu içindeki çatlakların artık gizlenemediği bir dönem.
Ve her yeni operasyon, bu çatlakları onarmak yerine biraz daha görünür kılıyor.
HALKIN EKONOMİK SORUNLARINI GÖZDEN KAÇIRMAK İÇİN Mİ MAGAZİN ÖN PLANA ÇIKARILIYOR?
Türkiye’de geniş kesimler için gündemin ilk sırasında hayat pahalılığı, eriyen gelirler ve geçim sıkıntısı var. Ancak operasyonlarla birlikte kamuoyuna servis edilen anlatı, ekonomik gerçeklikten bilinçli biçimde kopuk bir hatta ilerliyor. Lüks arabalar, gösterişli yaşamlar, özel hayat ayrıntıları öne çıkarıldıkça, tartışma enflasyonun, işsizliğin ve borçlanmanın yarattığı baskıdan uzaklaşıyor. Siyaset, ekonomik krizin yarattığı huzursuzlukla yüzleşmek yerine, daha kolay yönlendirilebilir bir gündem alanı açıyor.
Bu magazin dili, yalnızca dikkati dağıtmıyor; aynı zamanda öfkeyi de başka bir yere kanalize etme amacı mı taşıyor. Vatandaş kendi yoksullaşmasının nedenlerini sorgulamak yerine, ekrana taşınan “ahlaki çöküş” hikayelerine mi odaklanıyor?
Böylece ekonomik sorunlar yapısal bir mesele olmaktan çıkarılıp, bireysel suç ve yozlaşma öykülerinin gölgesinde mi kalıyor?
Amaç ne olursa olsun sonuçta ortaya çıkan şey, ekonomik adaletsizliği görünmez kılan, toplumsal rahatsızlığı ise geçici bir gösteriyle bastırmaya çalışan bir siyaset tarzı oluyor.






















