(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de yeni adli yıl açıldı. Ancak törensel bir açılıştan öte, aslında hukukun geldiği çıkmazın resmi sergilendi.
Yargı bağımsızlığının tartışmalı olduğu, muhalefet partilerinin her iki günde bir davalarla uğraşmak zorunda bırakıldığı bir dönemde, adaletin tecellisinden bahsetmek imkânsız hale gelmiş durumda.
YARGI, MUHALEFETİ SUSTURMA ARACI
Son seçimlerde birinci parti çıkan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), yeni dönemde arka arkaya açılan davalarla gündeme geliyor. Fezlekeler, soruşturmalar ve mahkeme süreçleri adeta partinin nefesini kesmek için planlanmış gibi. Bu tablo, iktidarın “muhalefet seçim kazanabilir ama iktidar olamaz” anlayışını yargı üzerinden hayata geçirdiğini gösteriyor. Hukuk, yurttaşın hakkını koruyan bir mekanizma olmaktan çıkıp siyasi iktidarın sopasına dönüşmüş durumda.
TÜRKİYE ADALET ENDEKSİNDE DİBE VURDU
Uluslararası endekslerde Türkiye, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı sıralamalarında en alt basamaklara kadar geriledi. Hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı ve yolsuzlukla mücadele gibi başlıklarda Türkiye, dünyanın kriz bölgeleriyle aynı kategoride anılıyor. Bir hukuk devletinde mahkemeler yurttaşın hakkını savunması gerekirken, Türkiye’de siyasetçinin önünü kesmek, gazeteciyi susturmak ve muhalefeti sindirmek için kullanılan bir mekanizma haline gelmesi, devletin kurumsal kapasitesinin çöküşünü de beraberinde getiriyor. Bu durum yalnızca içerde değil, dışarıda da Türkiye’nin imajını çökertiyor. Yatırımcılar güven duymadığı bir ülkeye gelmek istemiyor, yabancı basın Türkiye’yi otoriter yönetimlerle aynı sepete koyuyor. Böylece iktidar hem içeride meşruiyetini kaybediyor hem de dışarıda yalnızlaşıyor.
GENÇLERİN UMUTSUZLUĞU
Gençlerin bu tabloya bakışı ise her şeyden daha sarsıcı. Üniversite öğrencileri ve yeni mezunlar, bir yandan işsizlik ve yüksek enflasyonla boğuşurken diğer yandan adaletsiz bir düzende yaşamanın ağırlığını taşıyor. “Adalet yoksa gelecek de yok” algısı gençlerin gündelik diline yerleşmiş durumda. Sefalet endeksinde Türkiye’nin Suriye, Lübnan, Sudan gibi savaş ve iç savaş yaşayan ülkelerle aynı sıralarda yer alması, bu kuşağın ülkeye dair umudunu neredeyse tamamen tüketmiş görünüyor. Her geçen gün artan beyin göçü, gençlerin “burada nefes alamıyoruz” diyerek başka ülkelerde yaşam kurma isteğini güçlendiriyor. İktidar, kendi gençlerini kaybettiğini görmezden gelirken, aslında uzun vadede ülkenin en büyük servetini de elinden kaçırıyor.
EKONOMİK ÇÖKÜŞ VE FAİZ KRİZİ
Ekonomik göstergeler ise adalet krizini tamamlayan bir çöküş tablosu çiziyor. Türkiye, bugün dünyada en yüksek ikinci kredi faizini uygulayan ülke. Birincilik, yıllardır ekonomik iflas içinde debelenen Venezuela’da. Sefalet endeksinde Türkiye, savaş bölgelerinin hemen yanında yer alıyor; hatta Filistin’in bile daha iyi durumda olması, ekonomik çöküşün vahametini anlatmaya yetiyor. Yüksek faiz, işsizlik ve enflasyon üçgeni, toplumun bütün kesimlerini kıskaca alırken, iktidar medya gücü ve kimlik siyasetiyle hâlâ belli bir tabanı konsolide edebiliyor. Ancak rakamların gösterdiği çıplak gerçek şu: Türkiye, hızla iflas etmiş devletler ligine doğru sürükleniyor ve yargının siyasallaşması, bu gidişatı hızlandıran bir etken haline geliyor.
ÇÖKÜŞÜN RESMİ
Adli yıl açılışı bu yıl da bir kutlama değil, çöküşün resmi oldu. Yargının siyasetin sopasına dönüşmesi, muhalefetin dava dosyalarıyla meşgul edilmesi, gençlerin umutsuzluğa sürüklenmesi ve ekonominin çöküşü, Türkiye’nin geleceğine dair karanlık bir tablo ortaya koyuyor. Bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan adalet mekanizması çöktüğünde, yalnızca mahkemeler değil, devletin bütün yapısı çöker.
Türkiye bugün tam da bu noktada duruyor: Yargı eliyle siyasetin budandığı, toplumun geleceksiz bırakıldığı, uluslararası imajın yerle bir olduğu bir süreçten geçiyor. İktidarın dayattığı bu tablo, aslında “tek adam – tek parti” rejiminin gerçek yüzünü ortaya koyuyor.






















