(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de dar gelirli için ekonomik tablo her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Asgari ücretliden emekliye, duldan yetime kadar geniş bir kesim, bir yandan eriyen maaşlarla ayakta kalmaya çalışırken, diğer yandan art arda gelen vergi ve harç düzenlemeleriyle geçim mücadelesini sürdürmeye zorlanıyor. İktidarın “kaynak yok” söylemiyle sınırladığı ücret artışları, vergi tahsilatı söz konusu olduğunda yerini tam tersine, son derece kararlı ve hızlı bir refleksle hayata geçirilen düzenlemelere bırakıyor.
ASGARİ ÜCRET MASADA YOK, KARAR TEK ELDEN ÇIKIYOR
Asgari ücret görüşmeleri bu yıl, işçi temsilcisinin masada olmadığı bir zeminde ilerliyor. Türk-İş’in komisyonun mevcut yapısını protesto ederek toplantılara katılmamasıyla birlikte, milyonlarca çalışanın kaderini belirleyecek rakam fiilen hükümet ve işveren temsilcilerinin kararına bırakılmış durumda. Bu tablo, asgari ücretin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir tercihle belirlendiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Uzmanlara göre asıl sorun komisyonun teknik yapısından ziyade, asgari ücretin bağlayıcı kurallardan yoksun olması. Ücret artışlarının ne büyümeden pay alma ilkesine ne de çalışanın hane yüküne göre hesaplandığına dikkat çekiliyor. Anayasa’da açıkça yer alan “çalışanların geçim şartları ve ülkenin ekonomik durumu” kriteri ise pratikte karşılık bulmuyor.
BÜYÜYEN EKONOMİ, KÜÇÜLEN PAY
Türkiye ekonomisi büyümeye devam ederken, bu büyümenin ücretlilere yansıması giderek zayıflıyor. Kişi başına milli gelir artarken, asgari ücretin bu gelir içindeki payı yıllar içinde belirgin biçimde gerilemiş durumda. Veriler, pastanın büyüdüğünü ancak dilimlerin çalışanlar için giderek küçüldüğünü gösteriyor. Bu nedenle “kaynak yok” söylemi, uzmanlar tarafından bir finansman sorunu değil, açık bir bölüşüm sorunu olarak tanımlanıyor.
EMEKLİ SOSYAL YARDIMLA HAYATTA
Benzer bir tablo emekliler için de geçerli. En düşük emekli maaşı, açlık sınırının altında kalmaya devam ederken, milyonlarca emekli sosyal yardımlar olmadan yaşamını sürdüremez hale gelmiş durumda. Sosyal koruma harcamalarındaki artış, ilk bakışta destek gibi görünse de bu durum aynı zamanda maaşların tek başına yaşamaya yetmediğinin resmi bir göstergesi niteliğinde.
Bugün Türkiye’de sosyal yardım alanların önemli bir bölümünü emekliler oluşturuyor. Yıllarca prim ödeyen, çalışan ve üreten bu kesim, emeklilik döneminde geçimini yardım mekanizmalarına bağımlı şekilde sürdürmek zorunda kalıyor. Bu tablo, sosyal devletin ücret politikalarıyla değil, telafi edici yardımlarla ayakta tutulmaya çalışıldığını gösteriyor.
VERGİ VE HARÇLARDA İSTİSNA YOK, HIZ VAR
Ücret artışlarında “denge” ve “kaynak” vurgusu öne çıkarılırken, vergi düzenlemelerinde aynı hassasiyet göze çarpmıyor. Araç satışlarından kira gelirlerine, emlak vergilerinden çeşitli harçlara kadar uzanan yeni vergi paketi, geniş bir kesimi doğrudan etkiliyor. Gelir artışı sınırlı kalan vatandaş, artan vergi yüküyle karşı karşıya kalıyor.
Özellikle dolaylı vergiler ve harçlar, dar gelirlinin cebinden doğrudan çıkarken, bu tahsilatın ücretlere aynı hız ve cömertlikte yansımadığı görülüyor. Bu durum, “vergi alırken varlar, maaş verirken yoklar” eleştirisini güçlendiriyor.
KAŞIKLA VERİLEN, KEPÇEYLE GERİ ALINAN
Ortaya çıkan tablo net: Ücretler artarken temkinli, vergi ve harçlar söz konusu olduğunda ise son derece kararlı bir ekonomi yönetimi profili. Asgari ücretliye ve emekliye yapılan sınırlı artışlar, kısa süre içinde enflasyon, vergi ve zamlarla geri alınıyor. Böylece dar gelirli için maaş artışı bir rahatlama değil, yalnızca geçici bir nefes aralığına dönüşüyor.
Bu tablo, Türkiye’de ekonomik tartışmanın merkezine yeniden şu soruyu yerleştiriyor: Gerçekten kaynak mı yok, yoksa kaynak var ama paylaşım mı adil değil? Görünen o ki mesele, bütçenin değil, tercihin meselesi.






















