(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de uzun yıllardır dillendirilen “eğitimde fırsat eşitliği” söylemi, pratikte geçerliliğini yitiriyor. Her öğrenciye eşit imkânlar sunma hedefi, ekonomik gerçekler ve sosyal koşullar karşısında giderek sembolik bir iddiaya dönüşüyor. Artan maliyetler, yetersiz destekler ve nitelik farklılıkları, milyonlarca genci sistemin dışında bırakıyor.
KAZANAN BİLE GİDEMİYOR, GİDEN DEVAM EDEMİYOR
Yükseköğretime geçiş sınavlarını kazanan öğrenciler için bu başarı, giderek daha az anlam taşıyor. Barınma, ulaşım ve temel yaşam masrafları o kadar yükseldi ki, birçok öğrenci üniversiteye kayıt yaptıramıyor. Kayıt yaptıranların önemli bir bölümü ise ya ailelerinin ekonomik yükü altında eziliyor ya da eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalıyor. Kredi ve burslar çoğu zaman geçinmeye yetmiyor; öğrenciler ders çalışmak yerine geçici işlerde çalışarak ayakta kalmaya çalışıyor.
ÜNİVERSİTE DİPLOMASI İŞ BULMAYA YETMİYOR
Üniversite mezunu işsiz sayısı artarken, “okumanın” hayata somut bir katkı sağlayacağı inancı zayıflıyor. Sosyal bilimler başta olmak üzere birçok alanda mezunlar iş bulamıyor; ya alan dışı işlerde düşük ücretle çalışıyorlar ya da yıllarca işsiz kalıyorlar. Bu tablo, gençlerin üniversite sınavına girme motivasyonunu da doğrudan etkiliyor.
SINAVA GİRMEYEN VE OKULU BIRAKAN GENÇLERİN SAYISI YÜKSELİYOR
Son yıllarda lise mezunu olmasına rağmen üniversite sınavına hiç girmeyen öğrenci sayısında gözle görülür bir artış var. Yine aynı şekilde, ilköğretimi tamamladıktan sonra liseye devam etmeyen veya yarım bırakan gençlerin sayısı da artıyor. Eğitimden kopuş artık sadece kırsal bölgelerle sınırlı değil; büyükşehirlerde bile bu eğilim yaygınlaşıyor. Bu durum, uzun vadede Türkiye’nin iş gücü kalitesi ve toplumsal eşitlik açısından ciddi sorunlar doğuracak.
AYRICALIKLI BİR AZINLIK
Öte yandan, ekonomik gücü yüksek olan aileler çocuklarını çoktan yurt dışına yönlendirmiş durumda. ABD, İngiltere, Kanada ve Almanya gibi ülkeler, Türkiye’den giden öğrencilerin en çok tercih ettiği destinasyonlar. Bu tercihler sadece dil öğrenme ya da akademik kaliteyle ilgili değil; aynı zamanda Türkiye’deki sistemin gençlere yeterince güven vermemesiyle de bağlantılı. Devlet okullarında okuyan, gelir düzeyi düşük ailelerin çocukları içinse bu kapı neredeyse tamamen kapalı.
DEVLET OKULLARI İLE ÖZEL OKULLAR ARASINDAKİ MAKAS AÇILIYOR
Bir başka çarpıcı gerçek de devlet okulları ile özel okullar arasındaki eğitim kalitesi farkı. Bu fark, sadece müfredat ya da öğretmen kalitesiyle değil, aynı zamanda teknolojik altyapı, yabancı dil eğitimi ve sosyal imkânlar bakımından da ortaya çıkıyor. Veliler, çocuklarını özel okula gönderebilmek için büyük fedakârlıklar yapıyor; gönderemeyenler ise sistemin gerisinde kalma korkusuyla yaşıyor.
EŞİTLİK HAYAL OLMAMALI
Eğitimde fırsat eşitliği, sadece anayasal bir hak değil; toplumsal refahın, adaletin ve kalkınmanın da temeli. Ancak bugün gelinen noktada, bu hakkın uygulamada geniş bir kesim için geçerli olmadığı açıkça görülüyor. Gençler arasındaki eğitim ve istihdam eşitsizliği derinleşirken, sistemin acilen yeniden düzenlenmesi gerektiği ortada. Eğitim neredeyse bir “fırsat” olmaktan çıkıp, “ayrıştırıcı” bir unsura dönüşmek üzere.























