(The Turkish Post) – M. TAŞKIN ULUSOY
Başını sallayıp göğsünü yumrukladı. Dalgın bir bulut gibi çevresine baktı. Gördüğü tek şey demir parmaklıklar, dikenli teller ve soğuk bir odaydı. Artık yalnızdı. Ahı gitmiş vahı kalmış emektar bir minibüs gibi hırlayıp duruyordu. Burnunda on numara yağın verdiği bir rahatsızlık gibi kara dumanlar çıkıyordu. Kendisini bu özgürlükten uzak tutan, bu apansız ve vahşi kararın sebebini arıyordu. Adeta yağmurda kalmış ıslak bir kedi yavrusu gibi büzülmüştü duvar dibine. O koskoca vücudu ve heybeti bir buz gibi eriyip su olmuştu. İki eliyle başını adeta duvarlara vurmak istiyordu. Kendisini, arkadan haince pusula düşürülüp, sırtından hançerlenmiş gibi hissediyordu. Ruhunda büyük çaplı bir depremin yarattığı bir etki artık rahatlıkla görülebiliyordu.
Yağmur küçük damlalar eşliğinde kaldırımları dövüyordu. Minik su parçacıkları yere düşerken, paramparça olmuş atom yığınları gibi etrafa dağılıyordu. Büyük şehir yaz ayının en güzel günlerinden birine gebeymiş gibi bekliyordu sanki. Bir yanda yağmur, diğer yanda güneş ışınları, şehri adeta cümbüş alanına çevirmişti. Muhsin de sabahın seher vaktinde uykusu kaçmış bir bebek misali soluğu balkonda almıştı. Gökten bir melek misali dalga dalga yere yayılan yağmur damlalarını pür dikkat izliyordu. Aslında su sesleri, darmadağınık olmuş ruhuna huzur ve itminan veriyordu. Mutfakta ise hipodromdaki atların kendi aralarında kıyasıya yarışı gibi bir koşturmaca hakimdi. Aslında tatlı bir telaştı. Aile üyelerinin bir araya gelmesinin verdiği hazdan kaynaklanıyordu. Muhsin ise bir yandan yağmurun klasik bir müzik eşliğinde yağışını, bir yandan ise içerideki koşturmacayı göz ucuyla takip ediyordu. Sanki kalite kontrolü yapan bir görevli misali kimi zamanlar da balkondan içeriye adım atıp, yemeklerin lezzetlerini tadıyordu. İşte masa bütün heybetiyle hazırdı. Kare şeklindeki ahşabın en başına yine Muhsin oturmuştu. İdareciliğin verdiği o büyük hazzı hiçbir zaman kimseye kaptırmak istemezdi. Zaten ailenin hiçbir ferdi de oraya oturmaya cesaret edemezdi. Bu korku değildi. Ona karşı duyulan saygı ve güvenden ileri geliyordu.
Muhsin, yerine oturur oturmaz, birliğini denetleyen bir komutan edasıyla masayı tepeden şöyle bir süzdü. Çocukları ve torunları çevresine bir ip gibi dizilmişti adeta. Yüreklerindeki mutluluk ve sevinç, yüzlerine aksetmişti. Bir yağmur sonrası, güneş ışınlarını gören kaldırımlar gibi yüzlerinde çiçekler açıyor gibiydi. Bir ışıltı, salonun bütün alanına yayılmıştı. Bir bahar meltemi esintisi gibi kokular yayılıyordu çevreye. Muhsin’in içinde volkanlar patlıyor, ruhunda hafakanlar yaşanıyordu. Elini çatalına götürüp götürmeme konusunda bir kararsızlık vardı.
Masanın üzerindeki bin bir çeşit lezzet ahenkle dans ederken, adeta çatallar boğaza boş gidip geliyordu. Tabii ki babalarının yüzüne yansıyan anlatılmaz ve çok düşünceli bir ifade de buna kapı aralıyordu. Başıboş su damlaları adeta camları döverken, yüreklerde ürkek bir kuş cıvıltısı ve korku da kendini açıkça hissettiriyordu. Muhsin, aile üyelerinin ruhundaki tarifsiz acının farkındaydı. Bir doktorun, kangren olmuş bir uzva akliyatla müdahale etmesi gibi, bu sorunu keskin bir bıçakla ortadan kaldırmayı çok istiyordu. Yüzlerindeki endişenin kendisinden kaynaklı olduğunun farkındaydı haliyle Muhsin. Ancak utanmaz bir korkaklık duygusu içinde olduğunu göstermemek için kalıptan kalıba giriyordu. Kendini bu tarifsiz bunalımın içine sürükleyenlere karşı iğrenç ötesi bir nefret besliyordu. Çünkü yılların tanınmış Muhsin Beyi, geçmişine bir sünger çekilmiş gibi yüz kızartıcı bir suçla itham ediliyordu.
Bu iddialar bile onu kahrolacak derecede üzüyordu. Çatalını masaya bıraktı. Ardında yarım kalmış çay bardağını eline alarak masadan yavaşça kalktı. Aslında içindeki derin uğultuya bir son vermek istese de buna hâkim olamıyordu. Çocuklardan birisi ayağa kalkmak istedi. Ancak annesi bir öğretmen edasıyla gözüyle hemen müdahale etti. Babasını yalnız bırakmasını salık verdi. O da çaresizce yeniden sandalyesine oturdu.
Muhsin, tarif edilmez bir hüzünle pencereye yaklaştı. Bir süre yağmur damlalarının birbiriyle adeta dans pistinde ahenkle dans ediyormuşçasına yaptıkları seremoniyi izledi. Yüzünde küçük tebessümler hasıl oldu. Kim bilir o an aklına ne geldi? Bunu bilmek hiç kolay değil. Tabii ki aile fertleri de anlık mutluluk duysa da mutluluk sebebini öğrenme cesaretini gösteremedi. Aslında içinde derin acılar vardı. Demir parmaklıklar arasında mahpusluk yaşarken bunu hep hissetti. Özgürlüğe yelken açtığı ilk günde de bu korkudan bir türlü kurtulamadı. Ailesinden uzak kalma endişesi ruhunu kınından çıkmış bir kılıç gibi adeta paramparça ediyordu.
Ruhundaki gelgitlerin önüne bir türlü geçemiyordu. Her gözünü açıp kapadığında bir sahne reklam arası gibi sürekli tekrarlıyordu. Kimi zaman da Roma’nın savaş arenalarında şövalyelerin düşmanlarına indirdiği sarp ve keskin kılıç şakırtılarının bir hançer gibi yüreğine saplandığını hissediyordu. Bu anlarda yorgun, perişan ve ezik bir halde görüyordu kendini. Otuz yıllık hayat arkadaşı da bir gölge gibi takip ediyordu onu. Kendi haline bıraksa da düşeceği endişesiyle bir eli tetikteydi. Birkaç teselli edici söz söyleyip, darmadağınık olmuş ruhunu yeniden inşa etmek için mücadele vermek istiyordu. Ancak yanlış bir harekette bulunup, yeni bir darbe daha vurmak da istemiyordu.
Kahvaltı masasından kalkmadan kapı zili açı acı acı çaldı. Kulakları sağır edercesine basılmaya devam ediliyordu. Muhsin beyin yüzünde adeta yağmur yüklü bulutlar gibi bir karartı oluştu. Bir dağın zirvesinde yükünü boşaltacak gibi bir ağırlık vardı üstünde.
Bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğini… Acıyı daha fazla katmerlendirmemek için acele acele vedalaştı aile üyeleriyle… Ardından kendinden emin ve gururlu bir yürüyüşle ağır adımlarla kapından dışarı bedenini attı. Kapıda bekleyen üç görevli ise adeta avını yakalamış bir aslan gibi pençelerini emektar bürokratın bileklerine atmıştı çoktan. Son kez evine baktı. Kafasının içinde garip tuhaflıkları adeta dans ediyordu. Ancak anlam verecek durumu hiç yoktu. Yavaş yavaş batmakla olan güneşin son ışıklarını seyrediyor gibi sevdiği insanları izledi büyük bir iştiyakla. Onların göz pınarlarından damlayan her damla gözyaşının adeta kendi kalbinin en derinine damladığını hissetti. Bir ara gözyaşı gölünün içinde yürüdüğünü ve dizlerine kadar bu bataklığın içinde kaldığı hissine kapıldı. Yüreği burkuldu…
Artık karanlık bir zindanın ortasındaydı. Boş duvarlar arasında bir ranza ve çelik bir dolap vardı. Eşyalarını kapının kenarına koydu. Kıyafetleri de birkaç giysiden ibaretti. Fazlasını almasına müsaade yoktu zaten. Yavaş adımlarla pencereye yaklaştı. Hava çoktan kararmış, ufku güneş ışınları çoktan terk etmişti. Karanlığın içinde yıldızlar vardı sadece. Adete dans eder gibi oradan oraya hareket ediyorlardı. Muhsin, demir parmaklıklardan başını hafifçe uzatıp derin derin birkaç nefes aldı. İçine çekti birkaç kez. Bir anda yağmur yüklü bulutlar gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Yalnızdı… Kendisinden başkası yoktu yanında. Bir de kalbinde taşıdığı emanetleri…






















