(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Şam’da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Suriye geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara arasında yapılan görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması, Kuzeydoğu Suriye’de zaten kırılgan olan dengeleri yeniden altüst etti. ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan geçici ateşkesin kısa sürede dağılması, taraflar arasındaki sorunun teknik değil, rejimin Suriye’nin geleceğine dair yaklaşımından kaynaklanan yapısal bir kriz olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Görüşmelerden önce SDG’nin Fırat’ın batısından çekilmesi ve 14 maddelik çerçeve üzerinde mutabakata varılması, sahada askeri bir gerilimin siyasi çözüme evrilebileceği izlenimi yaratmıştı. Ancak Şam’daki son temaslar, bu mutabakatın rejim açısından taktik bir zaman kazanma aracı olarak görüldüğünü gösterdi.
ENTEGRASYON DEĞİL TASFİYE
Görüşmelerde ortaya çıkan tabloya bakıldığında Şam yönetiminin SDG’yi kurumsal bir aktör olarak kabul etmeye niyetli olmadığı görülüyor. Abdi’ye Savunma Bakan Yardımcılığı teklif edilmesi ilk bakışta siyasi bir açılım gibi sunulsa da, bu teklifin özünde SDG’nin kolektif varlığını dağıtmayı hedeflediği dikkat çekiyor.
Şam’ın talepleri; Haseki ve Kobani’nin boşaltılması, silahların teslimi ve SDG unsurlarının orduya bireysel katılımı gibi maddelerle, sahada 13 yılda oluşan askeri ve siyasi yapının tasfiyesini öngörüyor. Bu yaklaşım, SDG açısından müzakere değil, teslimiyet dayatması olarak algılandı.
Abdi’nin süre talebinin reddedilmesi ve “aksi halde güç kullanılacağı” mesajı, Şam’ın askeri seçeneği baştan masada tuttuğunu açık biçimde gösterdi.
KONTROLSÜZ BİR GÜVENLİK BOŞLUĞU
Görüşmeler sürerken IŞİD cezaevleri çevresinde yaşanan çatışmalar ve binlerce tutuklunun firarı, sürecin yalnızca SDG–Şam gerilimiyle sınırlı olmadığını ortaya koydu. Şeddadi ve Rakka’daki cezaevlerinden gelen firar haberleri, rejimin askeri baskısının doğrudan bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit eden sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.
Bu durum, SDG’nin yıllardır üstlendiği “IŞİD’e karşı güvenlik tamponu” rolünün zayıflaması anlamına geliyor. Şam yönetimi, askeri kazanım uğruna bu riski göze alırken, ortaya çıkan güvenlik boşluğunun sonuçlarının yalnızca Suriye ile sınırlı kalmayacağı açık.
SİYASİ MESAJ MI, PSİKOLOJİK SAVAŞ MI?
Şam yönetiminin SDG’ye yönelik operasyonları “fetih” olarak tanımlayan ve Enfal Suresi’nden ayetle başlayan genelgesi, askeri hamlenin ideolojik bir çerçeveye oturtulmaya çalışıldığını gösteriyor. Bu dil, yalnızca dini bir referans değil; Kürt hafızasında travmatik bir yere sahip olan Enfal Katliamı’nı çağrıştıran bilinçli bir siyasi mesaj olarak okunuyor.
Camilerde zafer ve fetih vurgusu yapılması talimatı, Şam’ın sahadaki askeri operasyonu toplumsal meşruiyet üretme aracı olarak kullandığını, aynı zamanda Kürt bölgelerine yönelik bir psikolojik baskı kurmayı hedeflediğini düşündürüyor.
ABD’NİN ROLÜ VE SINIRLARI
Tom Barrack’ın görüşmelere katılması, ABD’nin süreci yakından izlediğini gösterse de, ortaya çıkan tablo Washington’un sahadaki müttefiki SDG’yi siyasi olarak koruma kapasitesinin sınırlı kaldığını ortaya koyuyor. Ateşkesin kısa sürede çökmesi, ABD arabuluculuğunun Şam üzerindeki etkisinin zayıf olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bu durum, SDG açısından yalnızca Şam’la değil, aynı zamanda uluslararası garantilerin güvenilirliğiyle ilgili de ciddi soru işaretleri doğuruyor.
ÇÖZÜM MASASI DAĞILDI, ASKERİ SENARYO ÖNE ÇIKTI
Şam’daki görüşmelerin başarısızlığı, Kuzeydoğu Suriye’de siyasi çözüm ihtimalinin şimdilik rafa kalktığını gösteriyor. Şam yönetimi, entegrasyon söylemi altında merkeziyetçi ve zorlayıcı bir model dayatırken; SDG, kazanımlarının tasfiyesine yol açacak bu çerçeveyi kabul etmiyor.
Ortaya çıkan tablo, yalnızca yeni bir askeri çatışma riskini değil; IŞİD tehdidinin yeniden canlanması, Kürt bölgelerinde derinleşen güvensizlik ve Suriye’nin geleceğine dair daha sert ve daha kutuplaşmış bir dönemin habercisi niteliğinde.























