(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri hamlesinin arkasındaki en kritik beklenti, savaşın sahada değil Tahran’ın içinde sonuçlanmasıydı. The New York Times tarafından ortaya konulan bilgilere göre, İsrail istihbaratı savaşın ilk günlerinde rejimin çözülmesini, hatta günler içinde çökmesini öngören bir senaryoyu masaya koydu. Bu senaryoya Benjamin Netanyahu ikna edildi, o da planı Donald Trump yönetimine taşıdı. Ancak CIA aynı ölçüde iyimser değildi. Savaşın ilerleyen safhaları, Langley’nin çekincelerinin nedenini ortaya koydu.
“HIZLI ÇÖKÜŞ” BEKLENTİSİ SAHADA KARŞILIK BULMADI
Mossad’ın planı, klasik bir “şok ve çözülme” stratejisine dayanıyordu. Buna göre, rejimin tepesine yönelik hedefli suikastlar ve yoğun hava saldırıları, İran toplumunda bir kırılma yaratacak; bu kırılma kitlesel protestoları tetikleyecek ve sistem kısa sürede çökecekti. Ancak beklenen olmadı.
Savaşın başlamasıyla birlikte İran şehirlerinde geniş çaplı bir ayaklanma görülmedi. Ekonomik sıkıntılar ve siyasi baskıya rağmen toplumun önemli bir kesimi sokaklara çıkmak yerine geri çekildi. Bu durum, planın en kritik varsayımının —yani “halkın hazır olduğu” tezinin— gerçeklikle örtüşmediğini gösterdi.
GÜVENLİK AYGITI ÇÖKMEK YERİNE SERTLEŞTİ
İsrail istihbaratının bir diğer yanılgısı, İran’ın iç güvenlik kapasitesini hafife almak oldu. Ali Khamenei liderliğindeki sistem, kriz anında dağılmak yerine daha da merkezileşti.
Devrim Muhafızları ve güvenlik birimleri, savaşın yarattığı kaos ortamını muhalefeti bastırmak için kullandı. Baskının artması, Mossad’ın öngördüğünün aksine bir toplumsal patlamaya değil, tam tersine daha derin bir sessizliğe yol açtı. Bu da “baskı arttıkça isyan büyür” varsayımının sahada işlemediğini ortaya koydu.
DIŞ SALDIRI, İÇ MUHALEFETİ ZAYIFLATTI
Planın en kritik kırılma noktalarından biri, dış müdahalenin iç dinamikleri nasıl etkileyeceğinin yanlış hesaplanmasıydı. ABD ve İsrail’in doğrudan askeri müdahalesi, rejim karşıtı kesimlerin bile önceliğini değiştirdi.
Savaş ortamı, milliyetçi refleksleri güçlendirdi ve “önce dış tehdide karşı durma” duygusunu öne çıkardı. Bu nedenle potansiyel muhalif kitleler, beklenenin aksine rejime karşı değil, dış saldırıya karşı pozisyon aldı. Böylece dış baskı, iç çözülmeyi hızlandırmak yerine geciktirdi.
MUHALEFET KAPASİTESİ ABARTILDI
Mossad planı, İran içindeki muhalif yapıların hızla organize olabileceği varsayımına dayanıyordu. Oysa sahadaki tablo farklıydı.
İran’daki muhalefet parçalı, liderlikten yoksun ve koordinasyon kabiliyeti sınırlı bir yapı sergiledi. Dış destekle tetiklenebilecek bir “zincirleme mobilizasyon” gerçekleşmedi. Bu da planın bir diğer ayağını işlevsiz hale getirdi.
WASHİNGTON–TEL AVİV ARASINDA GÖRÜŞ AYRILIĞI
Süreç, ABD ile İsrail arasında istihbarat değerlendirmeleri açısından da fark olduğunu ortaya koydu. CIA, İran rejiminin kısa sürede çökeceğine dair güçlü kanıtlar bulunmadığını savunarak temkinli bir pozisyon aldı.
Buna karşılık Mossad’ın daha agresif ve sonuç odaklı yaklaşımı, siyasi karar alma sürecinde belirleyici oldu. Savaşın uzaması ve beklenen iç çöküşün gerçekleşmemesi, bu tercihlerin yeniden tartışılmasına yol açtı.
“HAVADAN REJİM DEĞİŞİKLİĞİ” MODELİ ÇÖKTÜ
Ortaya çıkan tablo, askeri güce dayalı hızlı rejim değişikliği senaryolarının bir kez daha sorgulanmasına neden oldu. İran örneğinde, dış müdahale ile iç isyanın senkronize edilebileceği varsayımı işlemedi.
Mossad’ın planı, üç temel hataya dayanıyordu: İran toplumunu yanlış okumak, rejimin dayanıklılığını küçümsemek ve muhalefetin kapasitesini abartmak. Bu hatalar birleşince, “günler içinde çöküş” beklentisi yerini uzayan ve belirsizleşen bir çatışma sürecine bıraktı.
Savaşın seyri, yalnızca sahadaki dengeleri değil, istihbarat örgütlerinin öngörü kabiliyetini de tartışmaya açmış durumda.























