(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD ve İsrail’in İran’a karşı düzenlediği saldırılarda ülkenin dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından bölgede gerginlik devam ediyor. İsrail Tahran’ı vuruyor, İran Ortadoğu’yu bombalıyor.
Büyüme potansiyeli olan bu saldırılar, yine en çok savunmasız çocukları vuruyor.
MİNAB’DA VURULAN OKUL: SAVAŞIN GERÇEK YÜZÜ YİNE ÇOCUKLAR
İran’ın Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Minab kentindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na yönelik saldırı, bölgedeki askeri gerilimin sivil alanlara nasıl yansıdığını bir kez daha gösterdi. Resmî açıklamalara göre saldırıda çok sayıda öğrenci hayatını kaybetti, onlarcası yaralandı. Olayın ders saatinde meydana gelmiş olması, kayıpların boyutunu daha da ağırlaştırdı.
GÜÇ GÖSTERİSİNİN BEDELİ
Taraflar saldırının gerekçelerine ilişkin farklı açıklamalar yaparken, ortadaki temel gerçek değişmiyor: Bir eğitim kurumu vuruldu ve çocuklar yaşamını yitirdi. Uluslararası insancıl hukuk, sivillerin ve özellikle okulların korunmasını açık biçimde öngörüyor. Buna rağmen çatışma bölgelerinde eğitim kurumlarının zarar görmesi artık istisnai değil, giderek daha sık karşılaşılan bir durum haline geliyor.
GÜVENLİK SÖYLEMİ VE SİVİL KAYIPLAR
Bölgesel gerilim tırmanırken askeri operasyonlar çoğu zaman “güvenlik” ve “caydırıcılık” başlıkları altında meşrulaştırılıyor. Ancak sahadaki sonuçlara bakıldığında, bu operasyonların siviller üzerindeki etkisi yeterince hesaba katılmıyor. Özellikle yoğun nüfuslu alanlarda gerçekleştirilen saldırılarda riskin yüksek olduğu biliniyor. Buna rağmen sivil kayıpların önlenmesi konusunda daha şeffaf ve denetlenebilir mekanizmalar geliştirildiğini söylemek zor.
Minab’daki saldırı, yalnızca bir askeri hamle değil; aynı zamanda eğitim hakkının ve çocuk güvenliğinin kırılganlığını ortaya koyan bir olay. Çatışma ortamında büyüyen çocuklar için okul, çoğu zaman tek güvenli alan olarak görülürken, bu alanın da korunamaması ciddi bir sorun teşkil ediyor.
ULUSLARARASI TEPKİ YETERLİ Mİ?
Olay sonrası yapılan diplomatik açıklamalar ve kınamalar önemli olmakla birlikte, bu tür saldırıların tekrarını önlemeye yönelik somut adımların sınırlı kaldığı görülüyor. Bağımsız soruşturmaların yürütülmesi, sorumluluğun net biçimde ortaya konması ve sivillerin korunmasına yönelik uluslararası mekanizmaların güçlendirilmesi, yalnızca hukuki değil, ahlaki bir gereklilik.
SESSİZLİĞİN SORUMLULUĞU
Minab’daki trajedi, savaşın kazananı olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Askeri ve siyasi hesapların ötesinde, geride kalan aileler ve yarım kalan hayatlar var. Çocukların korunamadığı bir çatışma ortamında, güvenlik söyleminin ne kadar ikna edici olduğu ise tartışmaya açık kalmaya devam ediyor.
























