(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
ABD’nin Venezuela’da düzenlediği ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in ülke dışına çıkarılmasıyla sonuçlanan operasyon, yalnızca Latin Amerika’yı değil, küresel güç dengelerini de sarsan bir kırılma anı yarattı. Washington’un bu hamlesi, klasik “rejim değişikliği” müdahalelerinden farklı olarak, doğrudan lideri hedef alan ve “yakalama” diliyle meşrulaştırılmaya çalışılan yeni bir güç kullanımını işaret ediyor.
OPERASYONUN DİLİ: SAVAŞ DEĞİL, “YAKALAMA”
ABD Başkanı Donald Trump, operasyonu duyururken özellikle “savaş” ifadesinden kaçındı. Trump, açıklamalarında ABD’nin Venezuela’ya karşı bir savaş yürütmediğini, “uyuşturucu ve kartel suçlarıyla bağlantılı bir lideri” yakaladığını savundu. “Çok başarılı bir operasyon gerçekleştirdik” diyen Trump, Maduro’nun ABD’de yargılanacağını vurguladı ve süreci Amerikan kamuoyuna bir iç güvenlik hamlesi olarak sundu.
Bu tercih, kritik bir eşiğe işaret ediyor: Devletler arası güç kullanımı artık savaş ilanı ya da işgal başlığı altında değil, cezai kovuşturma ve suçla mücadele söylemiyle gerekçelendiriliyor.
HUKUKUN DEĞİL GÜCÜN ALANI
Uluslararası hukuk açısından bakıldığında tablo daha çarpıcı. Egemen bir devletin liderinin, rızası olmaksızın askeri operasyonla alınıp başka bir ülkeye götürülmesi, BM Şartı’nın güç kullanma yasağıyla doğrudan çatışıyor. “Narko-terörizm” suçlamaları, Washington’a siyasi bir anlatı sağlasa da bu anlatı devlet egemenliğini askıya alacak evrensel bir hukuki zemin üretmiyor. Bu nedenle mesele yalnızca Maduro’nun kaderi değil; “hangi koşullarda bir devlet, başka bir devletin liderini zorla alabilir?” sorusunun fiilen güç tarafından cevaplanması.
MOSKOVA VE PEKİN’E OKUNAN MESAJ
Operasyonun zamanlaması ve yöntemi, Caracas’tan çok Rusya ve Çin başkentlerinde yankılandı. Maduro yönetimi, son yıllarda Rusya ve Çin’le kurduğu ekonomik ve stratejik ilişkilerle biliniyordu. ABD’nin bu ölçekte ve alenilikte bir hamle yapması, “arka bahçe” olarak görülen coğrafyada rakip güçlerin nüfuzuna sınır çizildiği mesajını taşıyor.
Bu yönüyle operasyon, Venezuela dosyasının ötesinde, ABD’nin küresel rekabette hâlâ askeri inisiyatifi elinde tuttuğunu gösterme çabası olarak okunuyor.
KURALSIZLIK MI, YENİ KURAL MI?
Trump’ın yaklaşımı, uzun müzakere süreçleri, kongre onayları ve çok taraflı meşruiyet arayışlarını gereksiz gören bir çizgiye dayanıyor. “Sorun varsa gider alırız” anlayışı, hukuki gri alanları bilerek genişletiyor. Bu durum, kısa vadede Washington’a hareket serbestisi sağlasa da uzun vadede tehlikeli bir emsal yaratıyor.
Çünkü aynı mantık, yarın başka bir güç tarafından başka bir lider için devreye sokulduğunda, itiraz edilecek sağlam bir norm zemini kalmayabilir.
VENEZUELA İÇ SİYASETİ: DİRENİŞİN BOŞLUĞU
Operasyonun bu denli hızlı ve sınırlı çatışmayla sonuçlanması, Maduro’nun ülke içindeki meşruiyet krizini de gözler önüne serdi. Yıllardır süren ekonomik çöküş, göç dalgaları ve siyasal baskı, rejimi içeriden aşındırmıştı. Ancak bu tablo, dışarıdan yapılan bir “kaçırma operasyonunu” meşru kılmıyor. Aksine, Venezuela toplumunun kaderinin yine kendi dışındaki aktörlerce belirlenmesi riskini büyütüyor.
GÜÇ SİYASETİ GERİ DÖNDÜ
Caracas’ta yaşananlar, uluslararası düzenin yazılı kurallardan ziyade fiili güç ilişkileriyle şekillendiği bir döneme girildiğini gösteriyor. Trump yönetimi, bu operasyonla hem rakiplerine gözdağı verdi hem de “hukuk yerine güç” dengesini açıkça tercih etti.
Bugün hedef Venezuela olabilir; yarın hangi başkentte, hangi gerekçeyle benzer bir operasyonun konuşulacağı sorusu ise artık teorik değil. Bu da dünya siyasetinde yeni bir belirsizlik eşiğine işaret ediyor.























