(The Turkish Post) – SUNA YAMAN
Amerika Birleşik Devletleri’nde göç politikaları artık sadece bir güvenlik meselesi değil; doğrudan toplumun dokusunu parçalayan bir fay hattına dönüşmüş durumda. Sokakta, evde, işte… Göçmenler için gündelik hayat, her an gözaltına alınma ihtimaliyle şekilleniyor. Maskeli görevliler, ani baskınlar ve hızlanan sınır dışı süreçleri, özellikle büyük şehirlerde görünmeyen bir korku atmosferi yaratıyor.
Ancak bu tabloya herkes sessiz değil. Ülke, bir yanda bu politikaları “devletin egemenlik hakkı” olarak görenlerle, diğer yanda “insanlık krizi” olarak değerlendirenler arasında keskin biçimde ikiye ayrılmış durumda.
ICE: SOKAKTAKİ GÜCÜN SEMBOLÜ
Bu tartışmanın merkezinde ise ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi, yani ICE var. Donald Trump yönetiminin sert göç politikalarının sahadaki uygulayıcısı olan bu kurum, son dönemde hem operasyonları hem de yöntemleriyle yoğun eleştiri altında.
2025 ve 2026 verileri, ICE’ın faaliyetlerinde ciddi bir artışa işaret ediyor. Gözaltı merkezlerindeki kişi sayısı 70 bine yaklaşarak rekor seviyelere çıktı. Daha çarpıcı olan ise bu kişilerin büyük bölümünün herhangi bir suç kaydının bulunmaması: yaklaşık %73’ü sabıkasız. Günlük gözaltı sayıları da geçmiş yılların çok üzerinde. 2025’te ICE’ın günde ortalama 700’den fazla kişiyi gözaltına aldığı belirtiliyor.
Bu veriler, göç politikalarının artık yalnızca suçla mücadele çerçevesinde değil, çok daha geniş bir toplumsal kesimi hedef aldığını gösteriyor.
GÖRÜNMEDEN YAŞAYANLAR
Washington’da yaşayan Mary, bu politikanın sahadaki etkilerini birebir deneyimleyen bir kuşağın temsilcisi. Birinci kuşak Amerikalı olan genç kadın, sadece gözlemci değil; aynı zamanda sürecin aktif bir parçası. Arkadaşlarıyla birlikte sınır dışı edilme riski altındaki aileler için para topluyor, gözaltına alınan göçmenlerin kefalet ve avukat masraflarına destek sağlıyor. Ancak Mary’nin anlattıkları, bu dayanışmanın bile korku atmosferini dağıtmaya yetmediğini gösteriyor. Ziyaret ettiği aileler aylardır evlerinden çıkmamaya çalışıyor; çocuklar okula giderken bile tedirgin, ebeveynler ise her kapı sesini bir gözaltı ihtimali olarak algılıyor. Mary’nin tanıklığı, göç politikasının soyut bir güvenlik tartışması olmaktan çıkıp, gündelik hayatın en mahrem alanlarına kadar sirayet eden bir kriz haline geldiğini ortaya koyuyor.
Z KUŞAĞI İKİYE BÖLÜNDÜ
Bu krizin en dikkat çekici boyutlarından biri ise gençler arasındaki keskin ayrışma. “Z kuşağı” olarak adlandırılan genç Amerikalılar, göç meselesinde ortak bir tutum sergilemiyor. Bir tarafta Mary gibi aktivistler var. Onlar için mesele, insan hakları ve adalet. Göçmenlerin yıllardır çalıştığı, vergi ödediği ve hayat kurduğu bir ülkeden bu şekilde koparılmaları kabul edilemez.
Diğer tarafta ise muhafazakâr gençler bulunuyor. New York’taki Genç Cumhuriyetçiler gibi gruplar, göçü doğrudan ekonomik ve ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. Onlara göre ABD, “kontrolsüz bir akınla” karşı karşıya ve sert önlemler kaçınılmaz.
Bu bakış açısı, sadece siyasi bir tercih değil; aynı zamanda ekonomik kaygılarla da besleniyor. Bazı genç muhafazakârlar, işsizlik ve gelir güvencesizliği ile göç arasında doğrudan bir bağ kuruyor.
POLİTİKA MI, İNSANİ KRİZ Mİ?
Trump yönetiminin göç politikaları yalnızca içeride değil, uluslararası alanda da tartışma yaratıyor. Özellikle hızlandırılmış sınır dışı uygulamaları ve üçüncü ülkelere gönderme politikaları, hukuki ve etik açıdan eleştiriliyor. Daha da çarpıcı olan ise gözaltı merkezlerindeki koşullar. 2026’nın ilk aylarında, ICE gözetiminde yaşanan ölümlerde ciddi artış rapor edildi. Bu gelişmeler, göç politikasının artık sadece bir sınır güvenliği meselesi olmadığını; aynı zamanda bir insan hakları krizine dönüştüğünü gösteriyor.
DERİNLEŞEN UÇURUM
Bugün ABD’de göç meselesi, iki farklı duygunun etrafında şekilleniyor: korku ve güç. Göçmenler için belirleyici olan korku. Kapının çalınması, sokakta durdurulmak ya da bir yakının aniden ortadan kaybolması… Hepsi gerçek bir ihtimal. Diğer kesim için ise belirleyici olan güç duygusu. Devletin kontrolü yeniden sağladığına, sınırların korunduğuna ve düzenin tesis edildiğine inanılıyor.
Bu iki duygu arasındaki gerilim, sadece politik bir ayrışma değil; aynı zamanda Amerikan toplumunun geleceğini belirleyecek derin bir kırılma hattı.






















