(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Basit bir nezaket sorunu, dev gibi sorunların tam göbeğine yerleşiveriyor. Kılıçdaroğlu kişiliği, kariyeri ve zor zamanlarda takındığı sağduyulu tavırlarından zihnimizde bıraktığı izlerle saygıyı hakeden bir politikacı. Nezâket, sadece nezâket. Birçok sorunu çözdüğü gibi, CHP’de dedikodu kazanlarında kaynatılan “kayyum” meselesini çözecek olan da bu. Zarif ve dürüst bir politikacıya karşı hakettiği saygı ve nezâket.
Sadeliğin ihtişamı, saflığın-dürüstlüğün mücessem hali, entrikadan-kumpastan uzak siyasî mizacı ile 13 yıl genel başkanlığını yaptığı CHP’de de diğer partilere gönül verenlerde de derin sempati izleri bıraktı. Kırıcı, kıyıcı politik rekabette çok nahif ve savunmasız dursa da doğru tartan bir terazi, bir güven adası oldu. Sonradan görme tüccar pazarlıklarının yapıldığı masalarda saflığı yüzünden tezgâhlara düştü, kandırıldı, yarı yolda bırakıldı. Şu Selahaddin Demirtaş’ın tutuklanması ile sonuçlanan “dokunulmazlık” tartışmasında iktidara destek vermesi affedilmez bir demokrasi hatasıydı; ama o meşhur adalet yürüyüşü ile zafer kazanmasa da demokrasinin şerefini kurtardı, haksızlıkları hiç olmazsa deşifre etti. Ufak-tefek, çelimsiz haliyle gerçekten Ghandi’ye benziyordu ve tıpkı onun gibi haklı olmanın gücü ile fırtınalar estirdi.
Cumhurbaşkanlığı seçimini kazansaydı, eminim ki Türkiye hukuk düzeni, uyum ve barış adına çok şey kazanırdı.
Kimsede “ben hakkımı helal etmiyorum” dedirtecek bir borç bırakmadı.
Sonunda parti lideri olarak siyasî kariyerini tamamladı. Demokrasiyi toptan yoketme riski taşıyan bugün sert ve acımasız siyasî savaşı, Kılıçdaroğlu tarzında pamuk gibi yumuşak bir liderin ses tellerinin çıkabileceği oktavla ve duygu durumuyla yürütülemezdi. Şu Özgür Özel’in sesinin son perdesine çıkarak saçtığı öfkeyi, Kılıçdaroğlu aynı enerji ile tekrarlayabilir mi? Düşünsenize, can yakanların canını yakacak, diş gösterenlerin dişini sökecek kavgayı kim daha iyi yürütebilir? Kırılan kemiklerin sesleri arasında, kan kokusu içinde kim daha iyi politika yapar?
Savaş şartları, bu şartların hakkından gelecek liderlerin önünü açıyor, Kılıçdaroğlu, geride bıraktığı bütün sıcak hatıralara rağmen bu savaşı yürütecek tutkunun, öfkenin, enerjinin adamı değil. Rolünü tamamlayıp, hatıralarımızın en saygın köşesinde sükunetle oturmalı ve bu durum ona karşı saygı ve nezâket borcumuzu katlayarak arttırmalı.
Gördüğüm ve anladığım kadarıyla Kemâl Kılıçdaroğlu’na karşı nezâketsiz ve saygısız bir tutum sergileyenler var. Ve bu nezâket eksikliği durduk yere tepkiye, bu tepki de tırmanan bir kavgaya ve gerilime yol açıyor.
Bana kalırsa CHP’de 30 Temmuz’daki mahkemede kayyum atanma tehlikesi yok; ama ondan çok daha riskli bir nezaket ve saygı sorunu var.
Siyasette unutulan vasıflar:
Şişmiş egoların, en bön türünden tanrılaşmanın ateşini tutuşturduğu siyaseti adam etmenin yegâne yolu centilmenlik, saygı ve nezâkettir. Bunu başaranlar, aynı zamanda siyasette kalıcı izler bırakmıştır.
Sol, sosyal demokrat gelenek bu konuda hep bir adım önde olmuştur.
Bülent Ecevit’i, Erdal İnönü’yü hatırlamak kâfi.
Israrlı tekrarları ile “sayın” hitabını siyasete yerleştiren adam Bülent Ecevit’tir. Gözümle gördüm, kendisinden 30 yaş genç misafirinin sigarasını yakmak için yerinden kalkıp makam koltuğunu dolanarak gelmişti. En kestirme yoldan muhatabına samimi bir saygı duyduğunu mutlaka hissettirirdi. Bugün aşılması güç bir zirvede duran nezâket çıtasını, bulunduğu yere o yerleştirmişti.
Erdal İnönü, tam bir tevazu abidesiydi. Bu tevazuyu, ince bir ironi ile kalıcı bir terbiye dersine dönüştürmeyi çok iyi bilirdi. Bir dostumdan dinlemiştim. Çıkarken paltosunu tutmuş, dostum engel olmaya çalışmış. “Bu iş senden önce benim kendime saygımın gereği” karşılığını vermiş. Eksikliğini hissettiğimiz, isabetli bir ders değil mi?
Ya centilmenlik?
Görgüsüzlüğün altında yok olan çok değerli bir vasıf olarak görmelisiniz centilmenliği. 1998’de, azınlıkta kalmasına rağmen Refah’ın adayını, Tayyip Erdoğan yerine seçen diğer partili Meclis üyeleri örnek gösteriliyor. Doğru ve mutlaka hatırlanması gereken bir emsal.
Gaziosmanpaşa Belediyesinde AK Partili ismin, tutuklanan CHP’li başkanın yerine geçmesi töre-teamül tanımamanın, görgüsüzlüğün ötesinde bir rahatsızlığa yol açtı. Cumhurbaşkanı arıyor ve koltuğa oturan AK Partiliyi tebrik ediyor ve bu kutlama bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak medyaya servis ediliyor. Centilmenlik bir kenara, demokrasinin en temel kuralı olan sandığın hukukunu çiğnemiş oluyorsunuz.
Nezaketin, saygının, centilmenliğin vücut bulması gereken demokratik atmosferin yok olduğunu sanıyorum hissediyorsunuz. Nezâket meselesini aşıp demokrasinin en temel ama yazılı olmayan kurallarına dair bir krizin içindeyiz. Mesaj çok açık ve net. Sınırlar ve kurallar bir kere kalkmaya görsün.
Ya çare?
Çare, gerektiği yerde saygıyı, nezaketi ve centilmenliği ısrarla muhafaza etmekle bulunabilir.
Kılıçdaroğlu, hiziplerin-kliklerin değil kendi siyasî kariyerinin, şöhretinin ve isminin emrinde. Bu zengin ve saygın geçmişi, partisini tuzla buz edecek Saray entrikalarına kurban eder mi? Halk demokrasinin ölüm ile kalım arasında cebelleştiği şu hengamede Anamuhalefet partisine uygun düşen liderin saha sert, gözü kara ve öfkeli biri olmasını tercih ediyor. Devir ona uygun değil. Geçmişin ana muhalefet partisi lideri olarak en iyi bellediği kural, halkın iradesine boyun eğmektir ve o da mutlaka boyun eğecektir. Ona düşen budur.
Ama saygıda ve nezâkette kusur işlerseniz, bu saygın politikacıyı kendini savunma durumuna sokarsanız, dedikodu kazanının ateşine odun taşımaktan, ortamı bulandırmaktan başka bir şey yapmış olmazsınız.























