(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Yaman bir çelişkidir:
“Kasap et derdinde, koyun can derdinde.”
Thomas Paine’in, “Devlet zorunlu bir kötülüktür” sözünü, kasabın bıçağı altına yatan koyunlar için söylediğini varsayabilirsiniz. Kasap et derdinde olmasaydı, yeryüzünde bu kadar çok koyun tok bir karınla ve güven içinde yaşayabilir miydi? Et derdi kötülük, koyunların bıçağın gölgesindeki hayatı bir zorunluluktur.
Kabul gören düşünce budur.
Kasaba sığınmak, eti yenen evcil hayvanların hepsinin yaşama stratejisidir. Çevre kurtlarla dolu. Gece huzur içinde uyuyup, sonra sabahtan akşama kadar güven içinde ve hep birlikte, dayanışma içinde otlamaları icap ediyor. Sadece bir çoban ve kasap lâzım. Yırtıcı hayvanların cirit attığı ormanda başka nasıl hayatta kalabilirler? Bu hayatın sonu kasabın elinde biteceğine göre, bıçağı yalamasını öğrenecekler.
Koyunlar için doğru; peki ya insanlar?
İki ayağı üzerinde dimdik durabilen, kendi kaderini kendisi belirleyen ve kurtlarla başedebilen insan, hiç kasabın bıçağını yalar mı?
Cevabı basit değil.
Doğru cevabı bulabilmek için bile çok uzun bir zamanın geçmesi gerekti.
Her şey insan için değil, “bazı insanlar” içindir:
İnsanın, yöneticilere itaat ve hizmet etmek için yaratıldığına dair inanç size bugün çok saçma gelebilir.
Düşünebiliyor musunuz? İktidar sahipleri insanlar üzerinde hüküm sürsün diye yaratılmış bir dünya ve sıradan insanların itaatlerini yaşam gayesi haline getiren bir düzen. Ama maalesef, uzun insanlık tarihinin en uzun bölümünde insanlar bu inanca bağlı yaşayıp hayatlarını tükettiler. Bu inanç o kadar kuvvetli idi ki, yönetme hakkını ele geçirenler kendilerini sonunda tanrı olarak ilan ettiler, halk da onların kulu-kölesi olarak görüldü. Onlara sadece itaat etmediler, tapmak zorunda kaldılar.
Bizim yakın tarihimizde Tanzimat Fermanı’nın teorisyeni sayabileceğiniz Sadık Rıfat Paşa: “Hükümetler halk için mevzu olup, yoksa halk hükümetler için mahlûk değildir.” diyerek, insanların yaratılış amacına siyaset dünyasından ilk defa yeni bir anlam getiriyor. “Hükümetler halk içindir, yoksa halk hükümetler için yaratılmamıştır” diyor. Kime karşı? Demek ki aksi bir düşünce egemen.
Demokrasi, en basit ve yalın haliyle halka ait olan egemenlik hakkını kullanan yöneticileri, halkın hizmetkârı olarak ilan etmiştir.
Bizi yönetenlerin bizden sadece bir farkları var: Bizim onlara yönetmeleri için verdiğimiz vekâlet. Hepsi bu kadar. Afraları, tafraları, saltanatları, ayrıcalıkları hepsi hikâye. Vekaletin asıl sahibi olan halk, her zaman vekilden önce gelir. Hiç kimsenin, kimseye üstünlüğü yok. Hele yönetenlerin hiç yok.
Hepsi bu kadar.
Bunun dışına çıktığınız zaman yöneticiniz elinde bıçakla dolaşan kasap, siz de bıçağı yalamak üzere sırasını bekleyen koyun haline gelirsiniz.
Mahallemizin kasabı:
Üst sokağımızdaki kasap, dükkânı devretmiş. Yolda karşılaştık. Emekliliğin keyfini çıkartıyor. Ayak üzeri iki emekli olarak emekliliğin ne kadar huzur verici bir hayat evresi olduğunu konuştuk.
Kendinize zaman ayırıyorsunuz. Hay-huy peşinde geçen ömrünüz duruluyor, sükûnet buluyorsunuz. Tutkularınız, varmaya çalıştığınız hedefler kalmamış, içinizdeki sesi dinlemeye başlıyorsunuz. Kimseye hesap vermiyorsunuz. Hiçbir şeye yetişmek için acele etmiyorsunuz. Çevrenizdekilerin sizden beklentileri, yani sorumluluklarınız azalıyor. Üzerinizden büyük yükler kalkıyor, hafifliyorsunuz.
Daha önce zaman bulamadığınız hobilerin peşine düşünüyorsunuz.
Belki en önemlisi, tepeden tırnağa yaşadığınız hayatın muhasebesini tekrar tekrar gözden geçiriyorsunuz. Eksik kalanları tamamlayacak bir şansınız oluyor. Geride bırakacaklarınızı derleyip toparlıyorsunuz.
Bana sorarsanız hayatın en güzel ve verimli evresi.
Politika teneşir tahtasında bırakılır:
Politikacılara sorarsanız öyle değil.
“Tecrübe önemli” diyorlar, “daha yapacaklarımız var, hizmet edeceğiz” diye ekliyorlar. Biz olmazsak işler aksar, her şey karışır diye kendilerine pay çıkartıyorlar.
Kendi aralarında konuşurken “emekli olursak biz ne halt ederiz” diye yakınıyorlar.
Osmanlı siyasi edebiyatında, siyasetin teneşir tahtasında sona erdiği bunun için sıklıkla tekrarlanır. Siyaset, mikrop gibi bir şeymiş. Bulaşınca iflah olmak mümkün değilmiş. Kurtulmanın tek yolu, hayatın son saltanatı olan musalla taşına çıkmakmış.
Böylesine Tanrısal bir güç hiç bırakılır mı?
Elinizdeki bıçağı yalamak için saygıyla sıraya girenleri şöyle gözlük altından süzmek bile bu gücü bırakmamak için yeterli gerekçe olmalı.
İnsanları özgürlüklerinden etme gücünü iliklerinizde hissetmek, istediğinizi Karun kadar zengin, istemediğinizi de ağaç kabuğu yemeye mecbur hale getirmek, şan-şöhret dağıtmak, hep gözönünde olmak, her Allah’ın günü karizmanızı parlatmak. Vazgeçilecek şeyler mi?
Kesmeyen bıçak:
Dikkatinizi mutlaka çekmiştir. Kasap, kestiği büyük parçayı kuşbaşı doğrarken önce bıçağı bilemek için masata önlü arkalı iki üç kere sürter. Havalı bir ustalık gösterisidir bu. Elindeki bıçak ise uzun süreli bu işlem yüzünden incele incele neredeyse kopacak haldedir. Bıçak eninde sonunda kullanılmaz hale gelir. Yani kasap bıçaklarının bir ömrü vardır.
Bu bıçaklarla sadece kasap tezgâhında et doğranır, koyun boğazlanmaz. Koyunun boğazını kesmek için keskin olmanın yanında ağır ve geniş ağızlı bir bıçak, kemikleri kırmak için satır, eti yumuşatmak için tokmak gerekir.
Koyunlar besili değilse?
Meralar kuruduysa, yemlere yaklaşmak mümkün değilse?
Hangi türden olursa olsun bıçağın da kasabın da bir anlamı ve karşılığı kalmaz.
Kasabın et derdinde olabilmesi için, koyunun can derdinden önce karnının doyması elzemdir.
Baksanıza etler ateş pahası. Kasabı kim kale alır?
























