(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de son dönemde, özellikle sosyal medyada, “influencer” olarak adlandırılan ve kamuoyunda “sosyal medya ünlüsü” şeklinde tanımlanan yeni bir meslek alanı ortaya çıkmış durumda. Belirli bir alanda kendini ön plana çıkaran bu kişiler, günlük yaşamlarına dair yaptıkları paylaşımlar aracılığıyla geniş kitlelere ulaşmakta; hem beğeni kazanmakta hem de bu görünürlük üzerinden ciddi ekonomik gelir elde edebilmekte. Esasen influencer kavramı, çeşitli alanlarda fikir ve içerik üreterek takipçilerini yönlendiren, düşüncelerine güvenilen ve bu doğrultuda etkileyici bir rol üstlenen bireyleri tanımlamak için kullanılmakta.
Ancak sosyal medya kullanım pratiklerinin dönüşümü, bu mesleğin niteliğine dair yeni tartışmaları da beraberinde getirmekte. Başlangıçta bireylerin kendilerini ifade ettikleri, üretimlerini paylaştıkları ve kamusal tartışmalara katıldıkları bir alan olarak ortaya çıkan sosyal medya platformları; bugün giderek daha fazla biçimde, “özel içerik” adı altında pazarlanan kişisel yaşam kesitlerinin sergilendiği bir vitrine dönüşmüş görünmekte. Bu bağlamda, mahremiyetin kamusal alanda görünürlük ve ekonomik kazanç uğruna yeniden tanımlandığı bir dijital kültürün oluştuğu söylenebilir kısacası.
ECE ERKEN DE “ÖZEL İÇERİK” ÜRETECEKMİŞ!
Son dönemde bazı sosyal medya kullanıcılarının abonelik temelli içerik üretim modellerine yönelmesi, bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, sunucu ve manken Ece Erken’in sosyal medya hesabı üzerinden abonelik sistemine geçtiğini açıklaması da bu tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Aylık ücret karşılığında sunulacak içeriklerin niteliği ve kapsamı, sosyal medyada mahremiyet sınırlarının nasıl yeniden çizildiği sorusunu beraberinde getiriyor.
Dijital çağın en belirgin paradokslarından biri, mahrem olanın giderek daha fazla kamusal alanda sergilenebilir ve hatta alkışlanabilir bir değere dönüşmesi. “Özel içerik” olarak tanımlanan bu yeni paylaşım biçimi, teknik olarak bir abonelik modelini ifade etse de sosyolojik açıdan çok daha derin bir kırılmaya işaret etmekte. Kamusal görünürlük uğruna bireysel sınırların sürekli esnetildiği bu süreçte, gündelik hayatın en kişisel katmanları dahi ekonomik değere dönüştürülebilir birer içerik unsuruna dönüşmekte.
Nitekim kamuoyunda sıkça tartışılan Merve Taşkın, Ece Erken, Şeyma Subaşı ve Derin Talu gibi isimler üzerinden yürüyen tartışmalar da bu dönüşümün kültürel boyutunu görünür kılmaktadır. Burada mesele, söz konusu bireylerin kişisel tercihlerinden ziyade; mahrem olanın metalaştırılması, gündelik yaşamın teşhir ekonomisine dâhil edilmesi ve erişimin bir gelir modeline dönüştürülmesi gibi daha geniş ölçekli toplumsal eğilimler olarak görülmeli.
BEĞENİ, TAKİPÇİ, ETKİLEŞİM…
Beğeni, takipçi ve etkileşim üçgeninde şekillenen bu yeni görünürlük düzeni; başarıyı üretimle değil, teşhirin yoğunluğuyla ölçen bir algoritmik değer sisteminin oluşmasına zemin hazırlamakta. Böyle bir düzende kişisel hayatın en mahrem katmanları dahi ekonomik karşılığı olan birer dijital ürün olarak kodlanabilmekte. Abonelik yöntemleriyle elde edilen gelirlerin artışı, içerik üreticilerini daha fazla görünürlük sağlayacak yeni paylaşım biçimlerine yönlendirmekte. Burada asıl mesele, bireylerin neyi paylaşmayı tercih ettiğinden çok; bu paylaşımların genç kuşaklar için nasıl bir norm oluşturduğu olmalıdır. Sosyal medya alanında Türkiye’de kapsayıcı bir hukuki çerçevenin henüz yeterince netleşmemiş olması ve mevcut düzenlemelerin sınırlı kalması, özellikle 15–25 yaş aralığındaki gençler açısından bu içeriklerin bir cazibe merkezine dönüşmesine neden olabilmektedir. Kısa yoldan popülerlik kazanma ve yüksek gelir elde etme düşüncesiyle birleştiğinde ise etik değerlerin geri planda kalma riski artmakta.
Bu noktada, başta Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olmak üzere ilgili kurumların konuya daha bütüncül bir perspektifle yaklaşması gerekmekte. Zira sosyal medya yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda güçlü bir rol model üretim mekanizması. Görünür olanın meşru kabul edildiği, tekrar edenin ise zamanla normalleştiği bir dijital düzende; milyonlarca takipçiye hitap eden kamusal figürlerin sunduğu yaşam pratikleri doğrudan kültürel bir pedagojinin parçası hâline gelmekte.
Sonuç olarak, şöhretin sürdürülebilirliği adına mahremiyetin sistematik biçimde pazarlanması meselesi, bireysel özgürlük tartışmasının ötesinde; toplumsal değerlerin nasıl yeniden tanımlandığına ilişkin yapısal bir soruna işaret etmekte bana göre. “Özel içerik” ekonomisi yalnızca bireysel bir kazanç modeli değil; aynı zamanda kamusal ahlâk, rol model üretimi ve kültürel normalleşme süreçleri üzerinde doğrudan etkisi bulunan yeni bir dijital fenomendir. Bu nedenle tartışılması gereken, kişilerden ziyade söz konusu görünürlük rejiminin kendisidir.























