(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Türkiye’de bazı gazeteci ve televizyoncular, kendi mesleklerinden kişilerle evlenmeyi tercih ediyor. Aralarında kimler yok ki… Ece Üner’den Deniz Bayramoğlu’na, Seda Öğretir’den Cem Öğretir’e, Ekrem Açıel’den Işıl Açıkel’e kadar onlarca isim sayılabilir. Ancak burada asıl dikkat çekici olan, bu gazetecilerin çalıştığı gazete ve televizyonlar.
Örneğin Ece Üner, Halk TV’de hükümeti açık biçimde eleştirirken; eşi Deniz Bayramoğlu, hükümete yakın bir kanalda ana haber sunuculuğu yapıyor. Benzer tezatlara Seda Öğretir–Cem Öğretir ve Ekrem Açıel–Işıl Açıkel çiftlerinde de rastlamak mümkün. Tam da bu noktada temel bir soru devreye giriyor: Aynı çatı altında iki hakikat olur mu?
Ne yazık ki Türkiye gibi ülkelerde oluyor. Hem toplum hem de “hakikatin sahipleri” bu durumu sahiplendiğinde, çarklar sorunsuz biçimde dönmeye devam ediyor. Bir gazeteci muhalif bir duruş sergilerken, diğeri hükümet politikalarını aktarmayı mesleki bir sorumluluk olarak görüyor.
Yıllardır Türkiye’de medya–siyaset ilişkisi sürekli tartışılır. Medya sahipleri, ellerindeki güç sayesinde hem siyaset üzerinde etki kurmaya çalıştı hem de şirketlerini büyütmenin yollarını aradı. Aydın Doğan, Ferit Şahenk ve Turgay Ciner gibi isimler uzun yıllar bu yöntemle güçlerine güç kattı. Bu ilişki ağlarına bakıldığında, Türkiye’de medyanın temel sorununun ideolojik değil, ahlaki olduğu düşüncesi güçleniyor. Bazı meslek mensuplarının etik değerleri bir kenara bırakıp yalnızca maddi gerekçelerle mesleğini icra etmesi, ülkedeki en büyük ahlaki sorunlardan biri hâline gelmiş durumda.
Son dönemde dikkatimi çeken başka bir tablo daha var. Muhalif gibi görünen bir televizyon ekranında yer alan bazı gazeteciler, her yayınlarında sosyal medyada karşılık bulacak “aporizmalar” üretmeye odaklanıyor. Ortak paydamız olan Mustafa Kemal Atatürk üzerinden göndermeler yapılıyor, tarihsel karşılaştırmalarla seyircinin duygularına ve reyting algısına dokunuluyor. Ancak program bittiğinde, gazetecilik açısından asıl sınav başlıyor. Bana göre bu tablo, rastlantısal değil; uzun süredir işleyen bir algı ve planın parçası.
Örneğin evli bazı gazetecilerden biri muhalif bir kanalda yer alırken, diğeri hükümete yakın gazete ve televizyonlarda boy gösteriyor. Yanlış anlaşılmasın; burada bir suçlama ya da şüphe üretmiyorum. Sadece dikkat çekici bir tezadı görünür kılmak istiyorum. Bireysel tercihler gibi sunulan bu tablo, aslında medyanın geçirdiği dönüşümün küçük ama çarpıcı bir fotoğrafı.
Sorun aynı evde yaşamak değil!
Sorun, farklı görüşlere sahip insanların aynı çatı altında yaşaması değildir. Aksine bu durum, demokratik bir toplumun doğal sonucudur. Asıl mesele, bu farklılıkların mesleki etik, kamusal sorumluluk ve vicdan ile nasıl bir ilişki kurduğudur. Aynı evde iktidarın yanlışlarını dile getiren bir gazeteci varken, diğerinin bu yanlışları görmezden gelen hatta meşrulaştıran bir yayın düzeninin parçası olması, yalnızca bir “fikir ayrılığı” olarak açıklanabilir mi?
Gazetecilik özünde nötr bir meslek değildir. Tarafsızlık iddiası olabilir; ancak tarafsızlık, gerçeğe karşı körlük anlamına gelmez. Hükümete yakın medya organlarında çalışan birçok gazeteci, artık haber vermekten çok belirli bir siyasal hattı tahkim etme işlevi görüyor. Son dönemde medyada gündeme gelen kavga iddialarının temelinde de bu durum yatıyor. Aynı sofrada oturan muhalif bir gazetecinin varlığı ise bu tabloyu daha da çarpıcı kılıyor. Çünkü biri iktidarın söylemini cilalarken, diğeri o söylemin yol açtığı tahribatı anlatıyor.
Gerçek hangisi?
Burada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor: Gerçek hangisi? Ya da daha doğrusu, gazetecilik hangisi? Bu tür evlilikler üzerinden kişisel hayatları hedef almak elbette doğru değil. Ancak kamusal bir meslek icra eden kişilerin, kamusal sonuçlar doğuran tercihlerinin tartışılması da kaçınılmazdır.
Medya yalnızca bir geçim kapısı değildir; aynı zamanda bir güç alanıdır. Bu gücün kim adına ve nasıl kullanıldığı belirleyicidir. İktidara yakın medyada çalışan gazetecilerin sıkça başvurduğu bir savunma vardır: “Herkes ekmeğinin peşinde.” Oysa gazetecilikte ekmek ile onur arasındaki mesafe, başka mesleklere kıyasla çok daha kısadır. Bu nedenle “ekmek” gerekçesi, her suskunluğu ve her çarpıtmayı masumlaştıramaz.
Hanginiz doğruyu söylüyorsunuz?
Aynı evde iki farklı medya evreninin varlığı, Türkiye’de hakikatin nasıl parçalandığını da gösteriyor. Gerçek artık ortak bir zemin değil; kanala, gazeteye, hatta aile içindeki rollere göre değişebiliyor. Bu durum toplumda derin bir güven krizine yol açıyor. Okur ve izleyici haklı olarak şunu soruyor: Hanginiz doğruyu söylüyorsunuz?
Belki de asıl soru şudur: Aynı ülkede, aynı olaylara bakıp bu kadar farklı hikâyeler anlatılabiliyorsa, sorun bireylerde değil, medyanın kendisindedir. Ve bu sorun çözülmedikçe, aynı evde iki hakikat yaşamaya devam edecektir: Biri yüksek sesle, diğeri fısıltıyla…
























